Ali Bal / Din / Emeği Geçen Yazarlar

Ümmet’in Zilleti (2)

köşe8-alibalBu şartlarda İslam’ın insanlığa vadettiği huzur ve nizamı sağlaması bir yana Müslümanların kendilerini müstekbir güçlerin saldırılarından korumaları ve İslam coğrafyasının söz konusu güçler tarafından işgal, yağma ve talan edilmesinin önüne geçmeleri mümkün değil.

Kur’an’da “Allah’a ve elçisine itaat edin, birbirinizle çekişmeyin, yoksa korkuya kapılırsınız, devletiniz (hakimiyetiniz) elden gider, sabredin, çünkü Allah sabredenlerle beraberdir” (8/46) buyrulmaktadır. Şura Suresi 38. Ayette meşveret ve şuranın Mü’minlerin temel bir özelliği olduğu belirtilir. Hucurat Suresi 10. Ayette Mü’minlerin kardeş olduğuna dikkat çekilir. Yine Hz. Davut ve Hz. Süleyman üzerinden verilen örneklerle ümmetin insanlık alemi nezdinde barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya nizamı tesis edilmesindeki sorumluluğuna dikkat çekilir. Bu konuda Hz. Süleyman’ın dünya gücü olmak bakımından sahip olduğu kudret ve iktidara rağmen adalet konusundaki titizliğine dikkat çekilir. Karınca vadisinden geçerken bir dişi karıncanın “Ey karıncalar! Yuvanıza girin, Süleyman ve ordusu bilmeden sizi ezmesin”  ifadesi ile Mü’minler nazarında sahip olduğu dünya çapında güç ve kudrete rağmen karıncayı dahi incitmeyen bir kudret, küresel çapta bir iktidar idealize edilir.

Bu ayetleri, “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız” (Al-i İmran, 110) ve “Yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara, 193) ayetleri ile bir araya getirdiğimiz zaman ümmete tevdi edilen misyonun esas olarak çerçevesini çizmiş oluyoruz. Bu ayetler, İslam ümmetinin yeryüzünde barış ve adaleti hakim kılmak üzere, küresel küfür güçlerinin elinde piyon ve kukla olmayıp tam aksine yeryüzünün dominant gücü olması gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bu misyonu ifa edebilmek için ümmetin tefrika içinde olmaması gerektiği açıktır. Ancak sonuçta İslam ümmeti de insanlardan oluşmaktadır. Müslümanların birer melek olmadığı, fıtraten diğer insanlar gibi zaaflarla malul varlıklar oldukları bir gerçektir. Dolayısıyla onların da aralarında ihtilaflar olacaktır. Hem bu yönden hem de özellikle ümmet dediğimiz toplumun çok uluslu bir toplum olduğu göz önüne alındığında, tefrikaya karşı çözüm olarak meşveret ve şuranın nasıl hayati bir öneme sahip olduğu daha iyi anlaşılmış olur.

İnsanlık tarihini başlangıcından bugüne şöyle bir göz önüne aldığımızda, yeryüzünün, üzerinde yükselen dünya güçlerinin çıkar çatışmalarına sahne olduğunu görürüz. Özellikle kutup olma özelliğine sahip güçlerin, imparatorlukların, kendilerinden daha zayıf güçleri kendilerine bağımlı hale getirmek suretiyle onlara tahakküm ettikleri ve böylece dünya üzerinde küresel güç olmayı amaçladıkları bilinen bir husustur. Eğer ümmet kendi misyonunun bilincinde olmazsa müspet anlamda böyle bir hedefi olmayacağından/olamayacağından ümmetin bir kısmının bu dünya güçlerinden birinin, kalan kısmının da diğerinin güdümüne girmesi kaçınılmazdır. Bugün maalesef olan budur. Asya Müslümanları, çoğunlukla son iki yüz yılda yükselen bir dünya gücü olan Rusya’nın yanında yer aldılar, milli siyasetleri Rusya tarafından dizayn edildi. Ortadoğu, Afrika ve Balkan Müslümanlarının milli siyasetleri ise, Amerika ve değişmez müttefiki İngiltere tarafından dizayn edilmektedir. Son 15 senede buna alternatif olarak Avrasya denilen ve Çin, Rusya ve İran’dan oluşan bir seçenek daha eklenmiş bulunmaktadır.

Şüphesiz bunda Müslüman zihinlerde çerçevesini yukarıda verdiğim ayetlerle çizdiğimiz İslam ve ümmet tasavvuru konusundaki boşluğun rolü inkar edilemez. Bu şartlarda İslam’ın insanlığa vadettiği huzur ve nizamı sağlaması bir yana Müslümanların kendilerini müstekbir güçlerin saldırılarından korumaları ve İslam coğrafyasının söz konusu güçler tarafından işgal, yağma ve talan edilmesinin önüne geçmeleri mümkün değil. Bütün bunları göz önünde bulundurduğumuz zaman şunu açıkça ifade edebiliriz ki bu ümmet inandığını iddia ettiği Kur’an’dan son derece açık ve net bir biçimde sapmıştır. Bu sapmanın neden olduğu kan deryası, yıkımlar, zulümler, soykırımlar, ırza, cana ve mala tecavüzler göz önüne alındığında, ümmetin yüklendiği günah ve vebalin ağırlığını tasavvur etmek bile insan takatinin üstüne çıkar.

Bu noktada ister istemez Kur’an’ın yeniden diriliş ve ahiret alemi ile ilgili uyarıları akla geliyor. Öyle anlaşılıyor ki bizim diriliş, ahiret-öte dünya ile ilgili algı ve tasavvurlarımızda da çok büyük bir çöküntü söz konusudur. Kur’an’ın uyarılarına rağmen bu gaflet ve umursamazlığı başka türlü açıklamak mümkün değil. Zira Kur’an’a göre, bu dünya aleminin bir de “ötesi”, yani bir öte dünya, bir diriliş, hesap ve mizan vardır. O gün geldiğinde insan, bu dünyada geçirdiği ömrünü Allahu Teala’nın Kur’an’da emrettiği yolda tasarruf etmediği için pişman olacaktır. Çünkü oradan bu dünya hayatına bakıldığında, dünya hayatının ne kadar kısa olduğu ve bu kısa dünya hayatı uğruna ebedi mutluluğun nasıl feda edildiği apaçık görülmüş olacaktır. Bu pişmanlığı tarif etmek elbette imkansızdır. İşte Kur’an bu nedenle bu pişmanlık ve hüsranı yaşamamamız için bizi uyarmaktadır. Bu cümleden olarak Kur’an, diriliş günü bu dünyada geçen ömrümüzün bize orada bir gün veya ondan daha az geleceğini haber vermektedir: “O gün Sur’a üflenir ve o gün suçluları gömgök (kör bir durumda) süreriz; kendi aralarında gizli gizli (konuşarak) ‘dünyada on günden fazla kalmadınız’ derler; onların dedikleri (kalış süresi)ni biz daha iyi biliriz; en akıllıları ise ‘siz bir gün kaldınız’ derler” (Ta-Ha, 101-104). “(Duruşma) saat(i) başladığı gün, suçlular, (dünyada ve berzahta) bir günden fazla kalmadıklarına yemin ederler, işte onlar (dünyada da haktan) böyle çevriliyorlardı” (Rum, 55).

Bugün kangren haline gelen Filistin/Gazze, Irak ve Suriye’de, Arakan’da, Türkistan’da, bombalar altında parçalanan çocuk cesetleri, yıkılan evler, sönen ocaklar, yetimler, ömür boyu felç ve sakat kalanlar, vatanlarından cüda düşmüş mültecilerin yaşadıkları acılar, sefalet ve dökülen gözyaşları, ümmetin bir türlü Kitabî anlamda “ümmet” olamayışının bu dünyadaki faturası ve bedeli olarak karşımızda durmaktadır. Bir de yukarda belirttiğim gibi, bunun uhrevi boyutu var ki, o, bu dünyadaki bedelden çok daha vahim ve ağırdır. Zira bu dünya öyle veya böyle geçer ama orada kaybeden kaybettiğinin bedelini içinde ebedi kalmak üzere cehennemle ödeyecektir.

Konu hazır buraya gelmişken bir akaid hatasına dikkat çekmek isterim: Geleneksel anlayışa göre cehennemle ilgili hakim kanaat olan Müslüman’ın ne kadar günahkar olursa olsun inkar etmediği müddetçe cehennemde ebedi kalmayacağı düşüncesinin Kur’anî bir temeli yoktur. Kur’an’a göre, imanla amel bir bütündür. Mü’minin tamamen kendini kuşatmış olmamak kaydı ile kusur ve hataları olabilir. Bundan da tevbe eder. Bu kadar ölümlerin, katliamların, sürgünlerin, kan, acı ve göz yaşının günah ve vebalinin imanla birlikte olabileceğini düşünmek, Kur’an’la bağdaşan bir anlayış değildir. Kaldı ki “Bir insanı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir, bir insanı kurtaran da bütün insanları kurtarmış gibidir” (Maide, 32) ve yine “Her kim bir Mü’mini taammüden öldürürse onun yeri içinde ebedi kalmak üzere cehennemdir” (Nisa, 93) uyarılarının muhatabı olmaları cihetiyle bugün Müslüman adıyla ortaya çıkan örgütlerin, dünya müstekbirlerini aratmayacak şekilde İslam coğrafyasında işledikleri cinayetler ve katliamlar, vahşet ve barbarlık göz önüne alındığında, durumun vehametinin bir kat daha artmış olduğu açıkça görülmüş olur. Zaten bugün İslam aleminde olanlar (geçmişte de belki pek azı dışında bugünden farklı değildi) hakikaten İslam ümmetinin Kur’an’a (ve dine) gerçekten iman edip etmediğini gözden geçirmeyi gerektirecek niteliktedir.

Meseleye bu açıdan baktığımızda, “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, dağ Allah korkusundan parça parça olurdu; biz düşünsünler diye işte misali böyle vermekteyiz” (Haşr, 21) ayetinde insanın yüreğine ürperti veren vurguyu daha iyi anlayabiliyoruz. Zira Kur’an’ın indirilişindeki amaç yeryüzünün kan deryasına dönüşmemesiydi. Yine Kur’an’ın indiriliş amacı, insanoğlunun yüreğindeki vahşet ve barbarlığa olan eğilimi kırarak yeryüzünde insanca yaşamanın, yeryüzünü insanlık için bir cehennem haline getirmeyip aksine bir cennet olarak imar etmenin, insanlar arasındaki ırk, renk, kabile ve aşiret farklılıklarını savaş, sömürü ve birbirini köleleştirme vasıtası haline getirmeyip birbirlerinin ürettiği irfandan karşılıklı yararlanmak (irfani alışveriş) suretiyle barış içinde yaşamanın yollarını öğretmekti (bkz. Hucurat, 13).

Fakat “fe hel min müddekir?” (Kamer, 17, 22, 32, 40, 51).

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s