Ayhan Eralp / Felsefe-Düşünce / İktibaslar

Negatif Teoloji, Vahşet ve Peygamberimiz

vahşet-1O’nun hayatında numunesi görülmemiş katliam ve vahşetlerin insanlığa verdiği misallerin, insanlıkta hayret, korku ve nefret uyandırmaktan başka karşılığı olmayacaktır.

Şimdi son günlerde yaşadığımız olaylarla ilgili negatif teoloji yapalım ve Derrida’nın ruhunu beraberce şad edelim.

Derrida, cari olan dil düzleminde, Tanrı’yı olumlamalarla anlatmanın doğru ve mümkün ol(a)mayacağını , ne olduğunu değil ancak ne olmadığını anlatmanın olanaklı olduğunu ifade eder.

Tanrı’nın ne olduğu tanımlanırken, insan bu tanıma, kendi tarihi, psikolojik ve sosyolojik algılarını, beklentilerini, ihtiraslarını, yanılsamalarını yükler ve kendisi gibi bir Tanrı oluşturur.

Kendisi gibi bir Tanrı imajı oluşturmak ki imaj oluşumu anından başlayarak, Mutlak Tanrı’dan uzaklaşılmış olur.

İnsan antropomorfizm eğilimindedir. Her şeyi insan biçimciliğe dönüştürerek anlar ve anlam yükler.

Oysa konu Tanrı olunca, Antropomorfizm, İslami terminoloji ile küfürdür.

Tanrı’yı her tanımlama teşebbüsü onu bir ‘Şey’e dönüştürür ve o şey ancak sizin şeyinizdir ve asla Tanrı değildir.

Büyük filozof Wittgenstein “Dilimizin hudutları, dünyamızın hudutlarıdır!” diyor. Dilin sınırları içerisine alınmış Tanrı sınırlanmaya başlar.

Dil, Muhyiddin Arabi ifadesi ile bir varoluş biçimidir ve dil vasıtasıyla her varlık ‘Dilde Varlık’ biçimine dönüştürülür.

Sartre’dan hareketle, dilsel bir varoluşa dönüştürülen varlık, ‘Kendisi İçin Varlık’ olmak biçiminden çekilerek ‘Ötekisi İçin Varlık’ haline dönüştürülür.

‘Ötekisi İçin Varlık’ haline dönüştürülen bir varlık bu andan itibaren, ‘Kendim İçin Varlık’ biçimine dönüştürülmeye başlar.

Öyle bir varlık ki, esasında mutlak bir varlık olarak, mutlak yokluğu yok eden varlığa, her türlü yokluğu yok eden varlığa, sıradan ve alışılmış varlık kalıpları isnat edilmiş olur.

Bu haliyle de Tanrı’nın mutlak varlığı, sübjektif bir put haline getirilmiş olur.

Biz yeniden Derrida’ya dönelim ama Derrida metodolojisini değiştirelim biraz. Ancak yöntemi Tanrı’ya değil peygamber imajına uygulayalım.

Sene 613, Peygamberimiz kız çocuklarının diri diri gömülmesini yasaklar, bu eylemin vicdan ve merhamete sığmayacağını beyan ederler ve kız çocuklarının diri diri gömülmeleri yerine boğazlanarak öldürüldükten sonra gömülmelerinin vicdana daha uygun olacağını ifade ederler.

Sene 617, Peygamberimiz o günün canlı bombaları olan fedailerini Kâbe’ye gönderir. Beş fedai önüne çıkan herkesin kafasını keser, Kabe putlarına zehir sürerler, bundan sonra putlara dokunan herkes zehirlenerek ölür…

Sene 620, Peygamberimiz ashabıyla beraber Mekke dışına çıkarlar. Peygamber 10’ar kişilik askeri timler kurar. Her timin başına en savaşçılarından liderler atar. Tepeden tırnağa müsellah timler, Mekke’ye gelen kervanları basar. Kelime-i şahadet getiremeyen, İslam’ın şartlarını bilmeyen, İslam’ın temel esaslarını bilmeyen müşrik ve kâfirlerin kafasını keserler ve kestikleri kafaları cesetlerin üzerine bırakırlar.

Bu örnekleri en şaşırtıcı biçimleriyle artırabilmek mümkün. Ancak Peygamber efendimiz (SAV) bunların hiçbirisi değildi.

O, merhametin timsaliydi; Rahmanu’r-Rahim’in yeryüzünde biçimleşmiş bir tecellisiydi.

Elinin, gözünün ve sözünün ulaşacağı her yere merhamet götürmekle mesuldü.

Şimdi O’nun hayatında numunesi görülmemiş katliam ve vahşetlerin insanlığa verdiği misallerin, insanlıkta hayret, korku ve nefret uyandırmaktan başka karşılığı olmayacaktır.

Ayhan Eralp – gazetesiz.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s