Ömer Yılmaz / Din / Felsefe-Düşünce / Yazarlar

Bakunin’in İtirazına İtiraz: Allah İnsanı Özgür Yarattı

köşe7-ömeryılmazBakunin, Tanrı ve insanın özgürlüğü konusundaki düşüncelerini ortaya koyarken belli bir tarihi dönemle, belli bir coğrafya ve kültürle sınırlı kalmıştır. Kilise’nin Tanrı’sından başkasını mümkün görmemektedir ve bu da onu bir bakıma peşin hükümlü olmaya itmiştir.

Giriş notları:

Bu yazıda ele alacağımız konu, Allah’ın varlığını kabul eden insanın özgür olup olamayacağı konusu. Dikkat edilmesi gereken nokta şu: Allah’ın varlığı ya da yokluğu bu yazının konusu değil. Kısaca söylemem gerekirse, bunun bilimin değil felsefenin konusu olduğunu düşünmekteyim ve Allah’ın varlığını ya da yokluğunu bilimsel yollarla ispat etmeye çalışanları hayretle karşılamaktayım. Artı Allah’ın varlığı ya da yokluğuyla ilgili herhangi bir problemim olmadığı için bu konuda söz söylemeyi de kendi açımdan gereksiz bulmaktayım.

Dikkat çekmek istediğim bir diğer nokta ise, kısa ve genel bir değerlendirme yapacağım için, Bakunin’den uzun uzadıya alıntılar yapmak yerine, onun bu konudaki düşüncelerini özet olarak ifade etmekle yetineceğimdir. Birçok filozof ve düşünür dururken Bakunin’i tercih etmemin nedenini ise şöyle açıklayabilirim: Onun bu konudaki düşünceleri Batı-merkezli düşünce akımlarının (modern disiplinlerin) genel karakterini yansıtmaktadır. Artı bu köşede okuyucuyu bıktıracak onlarca sayfalık yazılar yayınlamanın yanlış olacağını düşündüğümden genel bir örnek tercih etmem gerekliydi ve bu tercihimi Bakunin’den yana kullandım.

Bakunin’in konuyla ilgili düşünceleri:

Bakunin’in konuya ilişkin düşüncelerini özetlemek gerekirse, o, ‘Tanrı ve Devlet’ adlı yapıtında Tanrı düşüncesinin insan mantığından ve adaletten feragat etmek anlamına geldiğini, insanın özgürlüğünü yadsımak demek olduğunu ve bunun da kaçınılmaz olarak teori ve pratikte insanın köleleşmesine/köleleştirilmesine yol açacağını söylemektedir. Ona göre ne teolojinin ne de metafiziğin Tanrı’sına en ufak bir imtiyaz dahi vermemek gerekir. Çünkü bu mistik alfabenin A’sından başlayan (yolculuk) yine kaçınılmaz olarak Z’ye varacaktır. Tanrı’ya tapmak isteyen kimse konuyla ilgili çocukça hayaller kurmamalı, cesur bir biçimde özgürlüğünden ve insanlığından vazgeçmelidir. Eğer Tanrı varsa ve insan da köleyse, şimdi insan özgür olabilir ve olmalıdır. Öyleyse Tanrı yoktur veya onu yok etmemiz gerekir. İnsanın özgürleşmesi yalnızca buna bağlıdır, çünkü o, doğa kanunlarına itaat eder; bu kanunlar insana dışarıdan insani veya ilahi, kolektif veya bireysel her ne olursa olsun, herhangi bir yabancı irade tarafından empoze edildiği için değil, insan onları böyle kavradığı için. Böylece her insan doğa kanunlarının farkına kendisi varır.

Herhangi bir kimseyi veya herhangi bir insan topluluğunu, tarihte ortaya çıkan herhangi bir düşünce akımını ve yine tarih içinde meydana gelen herhangi bir olayı kendi döneminin şartlarında değerlendirmemiz gerekir. Bunlardan herhangi birine içinde bulunduğumuz şartlardan bakmak bizi yanıltır ve bir dizi hatalı değerlendirmede bulunmaya iter. Bu yüzden önce Bakunin’in düşüncelerine yön veren tarihsel ve kültürel şartlar üzerine konuşmamız gerekir.

Bakunin, insanı aşağılayan, insan iradesini hiçe sayan, onu kendi elinde tuttuğu bir oyuncaktan ibaret kılan, sürekli baskı altında tutan, güçlüleri kayıran ve iktidarları kutsayan bir Tanrı’ya düşmandır. Bu, Kilise’nin Tanrı’sıydı ve ortaçağda Avrupa’yı karanlıklar içinde bırakmıştı. Zaten Aydınlanma da, yeni bir düşünce biçimi ve dünya görüşüyle insan aklını ve iradesini hür kılarak onu bu zorba, adaletsiz ve köleleştirici Tanrı’nın tasallutundan (daha geniş planda ortaçağ geleneklerinin etkisinden) kurtarmak, böylece daha iyi, daha güzel, mutlu ve özgür bir dünya var etmeyi amaçlamıştı. Bu nedenle tarihi henüz yeni olan Batı-merkezli modern düşünce disiplinleri genel olarak Tanrı-tanımaz bir karaktere sahiptir.

Fakat bir başka yazının konusu olmakla birlikte insanlığın bugün geldiği eşikte Aydınlanma’nın daha iyi, daha güzel, mutlu ve özgür bir dünya var etme konusunda başarısız olduğu ve aynı şekilde ciddi problemlere yol açtığı görülmektedir. Göksel (semavi) olsun ya da olmasın dünya genelinde dinler, insanın negatif müdahaleleri ve sürecin kaçınılmazları nedeniyle var olma amaçlarının dışında bambaşka bir yapıya bürünmüş olmalarına rağmen bugün hâlâ en etkin belirleyici-yönlendirici unsurlar olarak karşımızda duruyorlar. Bu açıdan insanın duyguları üzerinde etkili olamayan, onun manevi ihtiyaçlarını hiçe sayan kuru mantığın dinler karşısında başarısızlığa uğradığı söylenebilir.

bakuninYukarıda özet olarak vermeye çalıştığım düşüncelerinden de anlaşılacağı gibi, Bakunin, bundan başka bir Tanrı tasavvurunu mümkün görmemekte ve “Eğer Tanrı varsa ve insan da köleyse” demektedir. Yani onun düşüncelerine yön veren Tanrı tasavvuru, efendi-köle ilişkisini gerektiren bir Tanrı tasavvuruydu. Onun başka türlü bir Tanrı tasavvurunu mümkün görmemesi, ya bu konudaki bilgisinin Avrupa’yla (Kilise’nin Tanrı’sıyla veya Tanrı tasavvuruyla) sınırlı olmasından ya da başka bir Tanrı tasavvurunun kesinlikle mümkün olmadığı kanısına vardığı için diğer düşünce ve algı biçimleri üzerine tartışmayı tamamen gereksiz bulmasındandır. İki ihtimalden ilki bilgi eksikliğine, ikincisi ise doğrudan bir fikr-i sabite işaret eder. Fakat onun, ilk insan topluluklarından bu yana var olan ve gerçekte kendisi var olsun ya da olmasın insanların çoğunluğu tarafından kabul edilen ve dünya üzerinde kökleşmiş bulunan Tanrı kavramı üzerinde kesin ifadeler kullanmadan önce tarih içinde düşünsel bir yolculuğa çıkarak o güne kadar bilinen tüm algı biçimlerini masaya yatırması ve tek tek çürütmesi gerekirdi.

Öyleyse şunu söylememiz mümkün: Bakunin, Tanrı ve insanın özgürlüğü konusundaki düşüncelerini ortaya koyarken belli bir tarihi dönemle, belli bir coğrafya ve kültürle sınırlı kalmıştır. Kilise’nin Tanrı’sından başkasını mümkün görmemektedir ve bu da onu bir bakıma peşin hükümlü olmaya itmiştir. Bunun yanında Bakunin’in Kilise’nin Tanrı’sına karşı takındığı tavır gayet yerindedir. Aklı başında her insan bu tasavvur ve algı biçimini reddetmeli ve bu şekilde tasavvur edilen bir Tanrı’ya hayat hakkı tanımamalıdır. Onun ifade ettiği gibi, bu mistik alfabenin A’sından başlayan (yolculuk) kaçınılmaz olarak Z’ye varacaktır ve öyle de olmaktadır.

Kuşkusuz bu zorba, adaletsiz ve köleleştirici Tanrı tasavvurunun farklı coğrafyalarda, farklı inanç ve kültür havzalarında da karşılığı vardır. Yukarıda bu tasavvur ve algılama biçiminin özellikle ortaçağda Avrupa’yı karanlıklara sürüklediğini söylemiştim, buna ilaveten daha genel planda şunu da söylemek gerekir: Farklı coğrafyalarda, farklı inanç ve kültür havzalarında da karşılığı bulunan bu Tanrı tasavvuru, tarih boyuca insanlık için problem teşkil etmiştir. Fakat bu, insanlık tarihinde var olan tek tasavvur ve algılama biçimi değildir. Örnek istenirse, Avrupa’da gerçekleşen Rönesans ve Aydınlanma hareketlerinin gerisinde yatan İslam filozoflarının, Beni Ümeyye iktidarının zorbalıklarına, talan ve yolsuzluklarına dayanak yaptıkları aynı Allah tasavvuruna bir tepki olarak ortaya çıkan Tasavvuf’un (süreç içinde kurumsal kimlik kazanmış veya müesseseleşmiş tasavvuftan söz etmemekteyim), varlığı hiyerarşik bir yapıda değil, yatay bir düzlemde düşünen, insanı merkeze koyan ve İslam’ı ‘Allah’ın insandaki sureti’ kavramına dayanan ‘felsefi antropoloji’ olarak niteleyen Müslüman düşünürlerin veya Hıristiyan Anarşizm’inin önde gelen ismi Tolstoy’un yaklaşımlarından söz edilebilir.

Bir başka Allah tasavvuru:

Bu bölümde, Bakunin’in, Tanrı’ya tapmak isteyen bir kimsenin asla özgür olamayacağı, böyle birinin kendini kandırmaksızın cesurca özgürlüğünden ve insanlığından vazgeçmesi gerektiği yönündeki düşüncelerine karşı bir başka Allah tasavvurundan söz edecek ve yazının sonunda faydalandığım kaynakları belirteceğim. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu yaklaşımın da tarih içinde yerinin bulunduğu fakat bu yaklaşımı ortaya koyan veya benimseyen insanların genel olarak azınlıkta kaldıklarıdır. Kısacası söz konusu düşünce biçiminin pratiğe yansıdığı zaman dilimleri tarihte istisnai dönemleri teşkil eder. Benim detaylarına girmeksizin ve sadece bir örnek vermek amacıyla söz edeceğim bu yaklaşıma kısmen veya bütünüyle katılıp katılmadığım ise ayrı bir konudur.

Bu düşünceye göre, Allah, zatıyla, kemaliyle kaim, diri bir Yaratıcı’dır. Yaratma tamamen hayır-rahmet ilkesine dayanır. Yaratma fiilindeki düzen (veya emr) bütün nesnelerde içkindir, bu yolla nesneler kendi aralarında tutarlılık kazanırlar ve bu da kozmosu meydana getirir. İnsan en güzel şekilde yaratılmıştır. Bütün insanlar, Allah’ın nefesini-ruhunu taşımaktadırlar. İnsan eşref-i mahlukattır ve mikro-kozmostur (zübde-i alem). Yeryüzündeki her şey insan için yaratılmış ve yeryüzünün mülkiyeti ona emanet edilmiştir.

İyilik ve adalet, Allah’ın gözünde en yüce değerlerdir. Varlığın amacı ve insanın yaratılış sebebi, onun mutlak iyiyi bilmesi, kavramasıdır. Allah’ın iradesinin yerine getirilmesi, mutlak iyinin bilinmesi veya kavranmasıyla mümkün olur. Allah’ın gözünde insanların en değerlisi, parçası olduğu bütüne (haliyle bu bütün içerisinde yer alan tüm yaratılmışlara) karşı en fazla ahlaki sorumluluk taşıyandır. “Kulluk” olarak ifade edilen “ibadet” kavramının asıl anlamı budur. Bu anlamda ibadet, hayatın amaçlılığıdır ve Allah ile insan arasında var olduğu sanılan efendi-köle ilişkisini ifade etmez.

Artı Hıristiyanlık’taki ilk günah ve kurtuluş doktrininin tersine insan, kurtuluşu gerektirecek bir halde varlık alanına çıkmamıştır. Yani o, kurtulması veya bir kurtarıcı tarafından kurtarılması gereken bir varlık değildir. O, varlığın/bütünün bir parçasıdır, parçası olduğu varlığı/bütünü tahrip etmemeli, doğada ve toplumda herhangi bir biçimde yozlaşmaya neden olmamalıdır. Bu yüzden insan, mutlak iyiyi bilmenin gereği olarak (Bakunin’in de belirttiği gibi) doğa veya varlık kanunlarını kavramak ve bu kanunlara itaat etmekle yükümlüdür. Söz konusu kanunlar, Allah’ın doğa, tarih ve toplum planındaki sabit/değişmez kanunlarıdır (sünnetullah) ve O’nun indirmiş olduğu kitaplarda detaylı olarak açıklanmıştır. Bu kanunlar, aynı zamanda Allah’ı, O’nun varlığını ve Bir’liğini açıklayan kanunlardır. Allah’ın kanunlarına itaat etme yükümlülüğü (yine Bakunin’in belirttiği gibi) insana ilkin şu veya bu şekilde dışarıdan empoze edilmez, çünkü sözü edilen kanunlar doğada, (daha genel planda) kainatta ve insanın kendi benliğinde (nefsinde) içkindir. İnsan, en başından bu kanunları bilme-kavrayabilme yetisine sahip olarak yaratılmıştır, ayrıca ona peygamberlere indirilen kitaplar vasıtasıyla hidayet bahşedilmiştir.

Bu yüzden insandaki ahlaki sorumluluk, temelde onun özünden, fıtratından kaynaklanır. İnsanın özüne, fıtratına aykırı hareket etmesi, doğa veya varlık kanunlarıyla çatışması, Allah’ın tevhidini/birliğini ve iradesini hiçe saymaktır. O, Allah’a ibadetini özü itibariyle mutlak iyiyi kavramak ve söz konusu kanunlara itaat etmek yoluyla gerçekleştirir. Böyle olmakla birlikte çeşitlilik esastır ve hiç kimse bir diğerini istemediği herhangi bir yaşam tarzını veya felsefi, dini, ideolojik, politik vs. herhangi bir düşünce biçimini kabule zorlayamaz. Herkes düşüncelerini istediği gibi seslendirmek ve bir başkasını barışçıl yollarla kendi düşüncesinin doğruluğuna ikna etmek konusunda özgürdür, çünkü doğru ile yanlış veya yalan ile gerçek ancak kanıtlara dayalı düşünme ve tartışma yoluyla ortaya çıkar.

Allah, en güzel bir biçimde akıl-irade sahibi olarak yarattığı insanı bu özgür bırakmıştır. İnsan, kendi hayatını istediği gibi düzenlemekte, dinsel deyimle iman-itaat-şükür, küfür-isyan-nankörlük konusunda serbesttir. Adalet gereği insanın tercihlerinin dünyevi ve uhrevi karşılığı olmalıdır. Azap (cehennem) tehditleri onun insani değerlerle ve varlık kanunlarıyla ters düşen yıkıcı eylemlerinin, mükafat (cennet) müjdeleri ise söz konusu değerlere ve kanunlara uygun iyi-erdemli davranışlarının dünyevi ve uhrevi sonuçlarını ortaya koyar.

Bu yaklaşımda kader ve kötülük problemleri ise ana hatlarıyla şöyle açıklanmaktadır: Kader, ‘ölçü’ demektir. Neden-sonuç ilişkileri sonucunda ortaya çıkan durumları kapsar. Her şey için bir ölçü belirlenmiştir. Bu anlamda kader, doğa-kainat, tarih ve toplum planındaki değişmez ölçüleri/kanunları ifade eder. Örnekler: Her canlı ölmeye mahkumdur. Su yüz derecede kaynar, sıfır derecede donar. Adaletsizlik, zorbalık, yolsuzluk ve talanın hüküm sürdüğü herhangi bir toplum, gidişatını değiştirmediği takdirde zayıf düşerek tarih sahnesinden çekilmeye mahkumdur.

Statik olan kainatın (veya maddenin) kaderidir. İnsanın kaderi ise statik değil dinamiktir. İnsan, kader konusunda tercihte bulunabilir (Hz. Ömer: “Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz”). Bu yüzden kader, insan hayatının önceden çizilmiş olması anlamına gelmez. Dolayısıyla “Ne yapalım, kaderimiz böyleymiş” deyip boyun bükmek cehaletin göstergesidir. Kader, yolun tamamını değil, yol ayrımlarını içerir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcunun inisiyatifindedir. Öyleyse insan ne bütünüyle hayatın hakimidir ne de hayat karşısında acizdir. (Şems-i Tebrizi)

Kötülük Yaratan’dan veya O’nun yaratma fiilinden değil yaratılanlardan kaynaklanır. Yaratılanların Yaratıcı’nın eseri olmaları O’nu kötülüğün faili yapmaz, çünkü hiçbir şey kötülük/şer amacıyla yaratılmamıştır. Yaratan’ın yaratma fiili genel sonuçları gözetir. Her varlık farklı niteliklere sahiptir, bunlar birbirleriyle doğrudan veya dolaylı olarak etkileşim halinde oldukları için, kimi zaman birinden diğerine taşıdığı nitelik gereği kötülük dokunmaktadır. Ateşin yakması, depremin zarar vermesi, vahşi hayvanların saldırıları, virüsler yoluyla bulaşan hastalıklar gibi. Yeryüzündeki açlık, yoksulluk, emek sömürüsü, cehalet, ahlaksızlık, tecavüz, katliam vs. gibi kötülükler ise, doğrudan insanın yanlış düşünce ve davranışlarından kaynaklanmaktadır. İnsan, varlık kanunlarına aykırı davranarak kendisine veya bir başkasına zarar vermektedir. Allah, akıl-irade sahibi kıldığı insanı, iyiliği ve kötülüğü tercih etmekte özgür bırakmıştır ki doğru ile yanlış ortaya çıksın, birbirinden ayrılsın ve insan, tercihlerinin sonuçlarına katlansın.

Kötülük problemiyle ilgili dikkat edilmesi gereken diğer noktalar şunlardır: Her varlık farklı nitelikler taşıdığından biri için iyi olan şey bir diğeri için kötü olabilir veya bunun tersi söz konusu olur ki insan türü için de böyledir. Bunun yanında insanın kendi açısından kötü olarak gördüğü şey, yol açtığı ya da yol açacağı sonuçlar açısından onun için gerçekte iyi, iyi olarak gördüğü şey de, yol açtığı ya da yol açacağı sonuçlar açısından onun için gerçekte kötü olabilir. İnsan, bütünü değil, parçayı görmektedir, neticede genel sonuçlara bakmak gerekir.

Sonuç:

Elbette insanlığın bir bölümü, Allah’a imanı kökten reddetmekte, yukarıda sözünü ettiğim veya buna benzer yaklaşımlara katılmamaktadır. Fakat tarih-coğrafya-kültür zindanına hapsolup tarihin belli bir döneminden (ne kadar uzun olursa olsun belli bir zaman aralığından), belli bir coğrafya ve kültürden veya farklı bir inanç-kültür havzasındaki yıkıcı teori ve pratiklerden yola çıkarak, Allah’a iman etmenin her hal ve şartta köleleştirici bir işlev gördüğü, bu düşünceyi şu veya bu şekilde benimseyen herkesin köleleşmiş, özgürlüğünden ve insanlığından vazgeçmiş kimseler oldukları düşünülemez. İnsanın köleleşmesi, özgürlüğünden ve insanlığından vazgeçmesi farklı düşünce temelleri üzerinde de gerçekleşebilir. Örneğin Allah’a imanı reddedenlerin de başka şeylerin kölesi haline gelmeleri/gelmiş olmaları mümkündür.

İnsanlığın bir kısmı tarafından mümkün görülmeyip kabul edilmese de, tarih içinde özgürlükçü Allah tasavvurları ve Allah’a iman etmiş olan aklı-vicdanı diri, onurlu, erdemli, özgür insanlar hep var olagelmiştir. Onlar “Allah insanı özgür yarattı” diyerek kendi mücadelelerini verdiler, “zındık” ve “kafir” olarak nitelendirildiler, aforoz edildiler, dışlandılar, sürüldüler veya katledildiler. Onlarla aynı düşünceyi paylaşmayanlar, onlara teşekkür borçludurlar, çünkü onlar, ister doğru ister yanlış olsun ortaya attıkları mantıki önermelerle, kendileriyle aynı şekilde düşünmeyenlere (kendileriyle aynı şekilde düşünmeyenler açısından) doğruya erişmenin yollarını göstermişlerdir. Elbette aynı şey Allah’a iman eden insanlar için de geçerlidir. Aynı gerekçeyle onlar da Allah’a imanı kökten reddedenlere teşekkür borçludurlar. Bu, bana ilk bakışta Edison’un durumunu anımsatmaktadır. Onun deyimiyle yaptığı binlerce başarısız deney, ampulün nasıl yapılamayacağını ortaya koymuştu. Allah’a imanı reddedenlerin de onu benimseyip savunanların da birbirlerine en azından bu gözle bakabilmeleri gerekir.

Bugün geldiğimiz eşikte herhangi bir konuya takım veya parti taraftarı gibi fanatik bir gözle bakmak yerine, önce kendi özeleştirimizi yapacağımız düşünsel bir yolculuğa çıkmamız daha doğru olacaktır. Ortalıkta yeteri kadar takım, parti ve fanatik taraftar var zaten.

Ömer Yılmaz – akilvefikir.org

————————–

Allah tasavvuru konusunda faydalanılan kaynaklar:

– Faruki, İsmail R., TEVHİD, İnsan Yayınları, Türkçesi: Dilaver Yardım-Latif Boyacı, 2006, Dördüncü Baskı, s. 18 ve 78.

– Fazlurrrahman, İSLAM, Ankara Okulu Yayınları, Türkçesi: Prof. Mehmet Dağ-Prof. Mehmet Aydın, 1999, Ankara, Beşinci Baskı, s. 81.

– Ergun, Atilla Fikri, İSYAN YAZILARI, Ozan Yayıncılık, 2011, İstanbul, Birinci Baskı, s. 122-123 – İYİ HABER KUR’AN (NÜZUL SIRASINA GÖRE KUR’AN-I KERİM TEFSİRİ -1), Kibele Yayınları, 2013, Birinci Baskı, s. 436-438.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s