Felsefe-Düşünce / Murat Kurtuldu / İktibaslar

Hayallerimizde bile cesur olamadık çoğu zaman

islam-1Ve şimdi yeni yeni fark ediyoruz ki aslında eskiden beri hayal dünyamız bize dayatılan sınırların ötesine geçen bir zindeliğe ve cesarete sahip değilmiş. Modern bireyin var olanın ötesinde bir dünya düşlemesine engel olan mekanik/dünyevileşen zihin az ya da çok bizlere de sirayet etmiş. Bugün hayal ederken, ideal bir dünya tarifi yaparken bile reel-politiğe saplanıyor olmamızın başka türlü bir izahı olabilir mi?

En önce hayallerimizi geri kazanmalıyız

“Biraz hayal kurmak tehlikeliyse, bunun çözümü daha az hayal kurmak değil, daha fazla ve her zaman hayal kurmaktır.” -Marcel Proust-

İnsanoğlu için hayal etmek hep en önemli motivasyon kaynağı olmuştur. En karanlık dönemler, en sıkıntılı anlar bile “bir gün” ile başlayan bir cümleyle katlanılabilir hale gelir.

Hayal etmek aslında görünen ve olasılığı daha yüksek olan sonuçların dışına çıkabilmektir. İki kere ikinin dört etmesini düşünme mekanikliğinden kurtulmuş ve daha az olası seçeneklerin olabilirliğini düşünür hale gelmişseniz hayal etmeye başlamışsınız demektir. Ve evet hayal etmeyi hüsrana uğramakla yan yana düşünmek de gerekir. Fakat yine de hayal etmek ister istemez umudu da beraberinde getirir. Var olanı değiştirmeyi; ıslah etmeyi ya da bütünüyle yeniden inşa etmeyi barındırdığı için hayal etmek bizi kuşatan “realiteye” karşı duruşun ilk zemini, ilk cephesidir. Yahya Kemal’in deyimiyle bu alemde “yaşamak” isterse insan, hayal etmeyi öğrenmelidir.

Düzenle hesaplaşan, sadece mahallenin/ülkenin kabadayılarıyla ve haramzadeleriyle değil dünyayı demir bir cenderede sıkan, adeta tüm değerlerini birbirine benzeştirerek eriten/metalaştıran/metalikleştiren çağın karanlığına karşı çıkan her dirençli insan için hayal etmek “umudu taşımak” için geçilmesi gereken bir durak, atılması gereken bir adımdır. Kitaplar dolusu bilgi ya da kalabalık yığınlar hayal ve umut ile reaksiyona sokulmadığında hiçbir anlam ifade etmezler. Bu nedenle aslında hayal etmek Einstein’in dediği gibi bilgiden çok daha önemlidir. Ve belki de bu nedenle modern dünyanın en şiddetli taarruzları insanın “hayal etme” kapasitesini sınırlamaya yönelik. Sıradanlığa alışmış, muhafazakarlaşmış, mevcut olanı itirazsız kabullenmiş modern bireyin gerçek anlamda kendisi için belirlenmiş sınırları sorgulaması pek olası değil aslında. Hayal etmeyen, daha doğrusu yaşadığı dünyanın ve hepimize dayatılan “sıradanlığın” sınırlarını aşacak bir düşünce ufkuna sahip olamayan “birey” haliyle kendisini kuşatana teslim olur. Bu yüzden hayal gücünü yitirerek dünyevileşen insan yaşadığı anın/düzenin hiç geçmeyeceği hissine yuvarlanır. Gerçeğin, yaşadığı şu anın yine şimdi geçip bittiğini düşünmemek, uçucu olduğunu göremeyerek sonsuzluk vehmine kapılmak aynı zamanda dünyevileşen insanın zihin mekanizmasıdır da.

Dünyevileştikçe özünü ve izini kaybeden insanın bu kimlik bunalımı aslında modern bireyin açık bir varlık problemidir. Üstelik bu varlık problemi sadece uhrevi olanın hayattan tecrit edilmesi sonucunu doğurmaz, gerçek anlamda insanı hayatın bir öznesi olmaktan vazgeçirip nesnesi olmaya razı da eder. Hayal edemeyen, kendisini kuşatan uçucu dünya ile teskin olamasa da ona karşı itiraz edecek takati kalmayan insan işte tam da yaşadığımız çağın insanı, daha doğrusu “birey”idir. Kuşkusuz bu birey tanımının bugüne dek Müslüman’ı çok kapsamadığını, kendini isteyerek ya da gayri-iradi biçimde moderniteye teslim eden “cahili bir kitle” ile ilgili olduğunu düşündük. İslam’ı hayatının her alanına taşıma gayretine girişmiş; hatta ondan bir hareket tesis etmiş ve siyasi bir iddiaya sahip Müslümanların, modern bireyin “anlam ve kimlik” bunalımına düşmediğini varsaydık. Gerçekten de düzenin ceberut yüzünü saklamadan gösterdiği günlerde bu varsayımımızı haklı çıkaracak birçok gerekçemiz de vardı.

Ancak sonra bir şeyler değişti. Müslüman’ı kaale almayan, alay eden, sopasını gösteren sistem onu uzlaşı masasına davet etti. Bu süreci nasıl anlamlandırırsak anlamlandıralım sonuçta son dönemde başlayan bir yakınlaşmayı ve bir teması hepimiz izledik. Dün sistemi topyekun değerler üzerinden eleştiren ve küfri olmakla suçlayan Müslümanlar birden bire aktörlerin değişmesiyle tavırlarındaki görece netliği yitirdiler. Müslüman’ca bir görünüm, namaz kılan figürlerin artması, sistemin eski jakoben imajını bir kenara bırakarak İslami motiflerle süslenmesi, üstüne birde mağduru oynaması, zaten çok da sağlam olmayan muhalif duruşumuzu/şahitliğimizi bütünüyle paramparça etti.

Ve şimdi yeni yeni fark ediyoruz ki aslında eskiden beri hayal dünyamız bize dayatılan sınırların ötesine geçen bir zindeliğe ve cesarete sahip değilmiş. Modern bireyin var olanın ötesinde bir dünya düşlemesine engel olan mekanik/dünyevileşen zihin az ya da çok bizlere de sirayet etmiş. Bugün hayal ederken, ideal bir dünya tarifi yaparken bile reel-politiğe saplanıyor olmamızın başka türlü bir izahı olabilir mi?

İtiraf edelim, başörtüsü için olanca gücümüzle çabalarken bile biz, eğitim sistemine karşı topyekun bir karşı çıkışı, bal gibi modernitenin ürünü olan “okul”un meşruiyetini sorgulamayı çoğu zaman hiç hayal etmedik. TSK’nın zorbalıklarına sesimizi yükselttik ama askere giden nesillere “Durun, nereye gidiyorsunuz?” diyecek cesareti yakın zamana kadar kendimizde bulamadık. İsrail’in Filistin’deki her katliamında kardeşçe üzüldük ama kendi coğrafyamızın geçmişiyle yüzleşmeyi bu kadar önemsemedik. Öz eleştirimizi yapalım: hayallerimiz modern birey kadar kirlenmiş ve sınırlandırılmış aslında. Üstelik bu durum bugün ortaya çıkmış gibi görünse de sinsi bir hastalık gibi öteden beri karakterimizin bir parçası. Küçücük bir şehir devletiyken elleriyle inşa ettiği mescidin her tuğlasına “Yıkılsın Kisra’nın sütunları” hayalini/duasını/ümidini iliştiren bir Peygamber’in takipçileri olarak bizler hayallerimizde bile bu kadar cesur olamadık çoğu zaman.

Acıtıcı ve hatta kışkırtıcı gelebilir bu ifadeler. Ancak herhangi bir tarafı, cemaati, yapıyı işaret ederek değil bu coğrafyada Müslüman’ca yaşamayı dert edinmiş kişiler olarak hepimizi, herkesi kapsayan bir özeleştiridir bu. Batıl bir sistemin/devletin/tağutun üreteceği hayra umut bağlamış, kendi dertlerinin çözümü için artık kendinden doğacak bir dirilişe inancı kalmamış Müslümanların sayısının artıyor olması bu nedenle çok da ilginç değil. Doğal ve haliyle olağan bir süreç yaşıyoruz. Hayaller teslim alındıktan, realiteye boyun eğmek düşlere sirayet ettikten sonra umudun ve hareketimizin canlılığını koruması mümkün değildi zaten.

Amacım umutsuzluğu yaymak, zaten atalete sürüklenmiş durumumuzu bir de bezginlik ile daha da zorlaştırmak değil. Ancak yeniden bir diriliş, bir varoluş çabasına girişmek için en önce kendimizle yüzleşmeliyiz. Fikirleri, eylemleri, metotları yeniden değerlendirmeliyiz. Geçmişe dönüp dersler çıkarmak, eksiklerimizi ortaya koymak bizi küçültmek yerine güçlendirecektir muhakkak. Ama herhalde ilk adımı önce “hayal etmek”le atmalıyız.

En önce hayallerimizi geri kazanmalıyız.

Murat Kurtuldu – kuremedya.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s