Ömer Yılmaz / Devlet Tartışması / Yazarlar / Yorum-Analiz

Devletçi Dindarlığın Canlı Örneği: AK Parti İslamcılığı

köşe7-ömeryılmazAK Parti, iktidara geliş sürecinde halkçı dindarlığı temsil eden politik bir hareketti, tıpkı içinden çıktığı Millî Görüş hareketi gibi sistem-içi ıslahatçı bir politik çizgiye sahipti. Ancak iktidar koltuğu onu devletçi dindarlığın tipik bir örneği haline getirdi. Erbakan’ın RP’si de uzun süre iktidar koltuğunda kalsaydı aynı şekilde devletçi dindarlığa demir atacaktı, çünkü ister sistem-içi ister sistem-dışı olsun, iktidara kavuşan tüm politik hareketler özgürlükçü çizgilerini kaybederek statükocu bir yapıya bürünmüşlerdir. 

İslam Peygamberi, iki farklı politik kimliğe sahiptir. Onun iki farklı politik kimliğe sahip olması, mücadelesinin iki ayrı safhasıyla ilgilidir. O, Mekke’de oligarşik düzene başkaldıran bir kıyamcı, Medine’de ise dinî, politik ve askerî bir lider (devlet başkanı) olarak karşımıza çıkar. Haliyle İslam, Mekke’de kurulu düzene muhalif bir hareket iken Medine’de sosyal, ekonomik, politik, hukukî ve askerî bir organizasyon (devlet) haline gelmiştir.

Buna bağlı olarak, İslam tarihi boyunca ortaya çıkan politik mezhep ve hareketler, kendilerini bu iki farklı kimlikten veya safhadan birine atıfta bulunarak konumlandırdılar. Örneğin Şiîlik ve Haricîlik, İslamî açıdan meşruiyetini kaybettiği gerekçesiyle kurulu düzene muhalif kıyamcı bir çizgi takip ederken, Sünnîlik, Şeriat yürürlükte olduğu için, kurulu düzeni meşru saydı ve sistemi takviye eden politik bir çizgide hareket etti. Sünnîlik zaman zaman muhalif duruma düşmüşse de, onun muhalefeti sınırlı ve sistem-içi bir karaktere sahiptir.

Dolayısıyla İslam Peygamberi’nin farklı safhalarda sahip olduğu iki farklı kimlik, iki farklı din -veya dindarlık- anlayışının gelişmesine yol açtı. Bunlardan biri devletçi, diğeri ise halkçıdır ve bu ikisi tarih boyunca birbirleriyle asla uyuşamamışlardır. Devletçi -veya resmî- dindarlık, inanç, ahlak, -dar anlamda- ibadet ve şer’i kanunlarla ilgilidir, haliyle temelde biçimseldir; İslam tarihi boyunca devleti desteklemiş, Müslümanların politik birliğini sağlamış ve sistemi ayakta tutmuştur.

Buna karşın inanç, ahlak, ibadet ve şer’i kanunlara önem vermekle birlikte meseleye formel açıdan yaklaşmayan, kurulu düzenin meşruiyetini sorgulayan ve katı muhalif bir tutum takınan halkçı dindarlık, politik sistem tarafından daima tehdit unsuru olarak görüldü ve kontrol altında tutulmak istendi.

Halkçı dindarlığın bir başka biçimi, zühd ve takvayı esas alan ilk dönem Tasavvuf hareketinde kendini gösterir. Böylece hilafetin saltanata dönüşmesiyle birlikte baş gösteren dünyevîleşmeye karşı, Kur’an ve Sünnet’i en azından sosyal hayatta bireysel veya küçük cemaatler/topluluklar bazında ayakta tutmayı amaçlayan, sistem-dışı fakat pasif bir muhalefet biçimi ortaya çıktı. Söz konusu muhalefetin pasif olması, sistemin politik ve askerî açıdan ezici bir güce sahip olmasıyla ilgilidir. Ne var ki Tasavvuf, süreç içinde kurumsal kimlik kazandı, sistemin himayesine girdi, pasifist karakteri itibariyle halkı dizginleme ve otoriteye itaati temin etme görevi üstlendi.

İmparatorluğun çöküşüyle birlikte Orta Doğu’da kurulan ve İslamiyet’i politik alanın dışında bırakan, bir diğer ifadeyle Şeriat’ı saf dışı eden rejimler karşısında farklı stratejilere sahip İslamcı hareketler ortaya çıktı. Bu dönemde Orta Doğu’da -özellikle Mısır’da- gerek Sünnî temele dayanan, gerek kendilerini herhangi bir mezheple sınırlandırmayan İslamcı hareketler, baskıcı rejimlere karşı halkçı dindarlığın temsilcileri oldular. Şahlık rejimine karşı konumlanan İran İslamî hareketi zaten Şiî radikalizmini temsil ediyordu ve halkçı bir karaktere sahipti, ancak 1979’daki devrimden sonra kaçınılmaz olarak halkçı dindarlıktan devletçi dindarlığa geçiş yaptı.

1924-1946 yılları arasında tek parti tarafından yönetilen ve İslamiyet’le bütün bağlarını koparan Türkiye’de İslamcı kadrolar tamamen tasfiye edildiler, bunlardan bir kısmı tecrit altında tutuldu, bir kısmı ise ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bu dönemde İslamî gerekçelere dayanan tek ve en önemli karşı hareket 1925’de patlak veren Şeyh Said İsyanı’dır. 1930 Menemen Olayı’nı zikretmek gereksizdir, çünkü bu olay son derece şüpheli ve provokatif görünmektedir.

Söz konusu dönemde Said-i Nursî’nin başlattığı Nurculuk hareketinden söz edilebilirse de bu, politik boyutu olmayan, anlam arayışını ön plana çıkaran, Kelâm’ın yöntemlerini kullanarak modern düşünceye cevap üretmeye çalışan ve İslamî gelenekleri yaşatmayı amaçlayan apolitik bir hareketti. İslamiyet, bu dönemde Müslüman halkın zihnindeki yerini korudu ve sosyal yaşama ilişkin birtakım gelenekler bazında varlığını sürdürdü.

1946’da çok partili politik sisteme geçişle birlikte İslamcılık düşüncesini yeniden filizlendirecek bir ortam yavaş yavaş oluşmaya başladı. 1950’den 1970’e kadar Millî İslamcılığın Merkez Sağ partiler (DP ve AP) içinde gerçekleştirdiği birtakım politik örgütlenmeler söz konusudur. Bu örgütlenmeler 1970’de kurulan Millî Nizam Partisi çatısı altında birleşti ve sistem-içi politik bir güç olarak ortaya çıktı. Buna karşın 60’lı yıllarda başlayan tercüme faaliyetleri, artı Pakistan, Mısır ve İran İslamî hareketlerinin etkisi, zamanla sistem-dışı Radikal İslamcı oluşumların ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Böylece Sünnîliğin hâkim olduğu Türkiye’de süreç içinde sistem-içi ıslahatçı ve sistem-dışı kıyamcı olmak üzere iki farklı İslamcı muhalefet biçimi gelişti. Bunlardan ilki sistem-içi araçları kullanarak iktidara gelmek ve sistemi elverdiği ölçüde İslamîleştirmek, ikincisi ise İslamî bir devrim gerçekleştirerek rejimi kökten değiştirmek istiyordu.

Erbakan’ın keskin ideolojik çizgilere sahip fakat aynı zamanda da sistem-içi karakter taşıyan Millî İslamcılığı, parti kapatmalar, muhtıralar ve parlamenter sistemi akamete uğratan askerî darbelerle bastırıldı. Sistem-içi mücadeleyi meşru görmeyen Radikal İslamcı yapılanmalara ise kesinlikle göz açtırılmadı. Bu tür yapılanmalar daha çok yer-altı örgütlenmelerine yöneldiler ve süreç içinde kurdukları yayınevleri, dergiler, vakıflar ve dernekler aracılığıyla görünür hale geldiler. Söz konusu hareketlerin yer-altı örgütlenmeleri kimi zaman zayıf kalsa da her zaman mevcudiyetini korudu.

Cumhuriyet tarihinin seksen yılı boyunca geleneksel cemaatler sistemin baskısını bir şekilde üzerlerinde hissettiler. Bu nedenle klasik müfredata dayalı dinî eğitim faaliyetleri gerçekleştirmek, Anadolu’da halkı mobilize etmek ve taşradan büyük şehirlere göç eden mütedeyyin kesime iş, eğitim ve sosyal çevre imkânı sağlamakla birlikte sürekli bir biçimde konjonktürü dikkate aldılar, iktidarlarla uzlaşarak kendilerini korumaya, zamanla devlet içinde güç kazanmaya ve hareket alanlarını genişletmeye çalıştılar. Bu yüzden sisteme katılan geleneksel cemaatlerin oyları deyim yerindeyse hep “değişken” veya “gezici oylar” olmuştur.

Örneğin Nurculuk, on yıllık DP iktidarı döneminde güç kazanmaya başlamıştır. Nurcular (Şûrâcılar kolu), Nakşîler, Kadirîler ve Süleymancılar, 1982 Anayasası’na “Evet” oyu vermek üzere darbe yönetimiyle anlaştılar. Nakşibendîlik, Özal’ı destekledi. Gülen Cemaati ise hemen her iktidarla uzlaşı sağladı, artı 1980’de olduğu gibi 28 Şubat’ta da darbe yanlısı bir tutum sergiledi.

Bu bakımdan pragmatik hareket ederek konjonktür gereği iktidarlarla uzlaşan geleneksel cemaatler, devletçi dindarlıkla halkçı dindarlık arasında gidip geldiler. Geleneksel fakat aynı zamanda bir yönüyle de reformist bir çizgiye sahip olan Gülen Cemaati ise, diğer cemaatlerden farklı olarak baştan sona devletçi dindarlık anlayışının temsilcisi olageldi.

Hazır yeri gelmişken AK Parti-Cemaat çatışması için küçük bir parantez açmak gerekiyor: Çatışma tamamen uluslar arası ekonomi-politik bir boyuta sahip. Karmaşık ilişkiler ağı içerisinde küresel çapta faaliyet yürüten Gülen Cemaati, yer aldığı kampın çıkarlarını gözeterek elindeki “paralel” enstrümanlar vasıtasıyla daha önce müttefiki olduğu AK Parti iktidarını devletten uzaklaştırmak istedi, çünkü gittikçe güçlenen AK Parti iktidarının politik eylemleri, Batı tarafından belirlenen standartların dışına çıkmış bulunuyor. Ancak iktidar, karşı operasyonlarla Cemaat’in kolunu kanadını kırdı ve onu saf dışı bıraktı.

Buna karşın Erbakan’ın Millî İslamcılığı, sistem-içi ıslahatçı bir politik hareket olmasına ve RP ile kısa bir iktidar tecrübesi yaşamasına karşın sistemi değiştirip dönüştürmeye yönelik idealist bir çizgi takip etmesi ve Kemalist laikliğin baskısı altındaki Müslüman halkın politik taleplerini gündeme getirmesi itibariyle neticede halkçı dindarlık anlayışının temsilcisi oldu. Dört partinin kapatılmasına neden olan bu çizginin devletçi dindarlığı temsil ettiğini söylemek yanlış olacaktır.

Aynı şekilde sistem-dışı kıyamcı (radikal) oluşumlar da halkçı dindarlık anlayışının temsilcileridir, çünkü bu oluşumlar zaten İslamî bir devrim gerçekleştirmek ve rejimi kökten değiştirmek istiyorlardı. Dolayısıyla gerek sistem-içi ıslahatçı bir çizgide hareket eden Millî Görüş, gerek sistem-dışı kıyamcı İslamî yapılanmalar, resmî ideolojinin çizdiği sınırları zorladılar ve sistem için daima tehdit oluşturdular.

Özetle kendi içinde farklı kollara ayrılan İslamî kesim, AK Parti’nin iktidara gelişine kadar inancı, düşüncesi, dünya görüşü ve yaşam tarzıyla mevcut sistemde “öteki” durumundaydı.

AK Parti’ye gelince, o, iktidara geliş sürecinde halkçı dindarlığı temsil eden politik bir hareketti, tıpkı içinden çıktığı Millî Görüş hareketi gibi sistem-içi ıslahatçı bir politik çizgiye sahipti. Ancak iktidar koltuğu onu devletçi dindarlığın tipik bir örneği haline getirdi. Erbakan’ın RP’si de uzun süre iktidar koltuğunda kalsaydı aynı şekilde devletçi dindarlığa demir atacaktı, çünkü tarihte yaşanan örneklerden de anlaşılacağı üzere ister sistem-içi ister sistem-dışı olsun, iktidara kavuşan tüm politik hareketler özgürlükçü çizgilerini kaybederek statükocu bir yapıya bürünmüşlerdir.

AK Parti iktidarı, geride kalan on bir yıllık süre içinde dinî sembolleri özgürleştirmesine, İslamî kesimin haklarını iade edip onları “öteki” olmaktan çıkararak -radikal unsurların önemli bir bölümü dışında- sisteme katmasına karşın tahakkümü içselleştirdi ve güçlü bir statüko oluşturdu. İslamî kesimin politik taleplerine cevap verirken diğer kesimlerin taleplerini dikkate almadı, aksine devlet aygıtını kullanarak onları elinden geldiği ölçüde susturmak istedi. Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturduğu bir ülkede, oy aldığı yüzde ellinin dışında kalan insanların büyük bir bölümünün de Müslüman olduklarını görmezden geldi. Bu oldukça önemli bir nokta, çünkü Erdoğan’ın dindarlığı da kendi kafasında standardize ettiği bir gerçek.

Buna bağlı olarak on bir yıllık AK Parti iktidarı onu destekleyen İslamcı oluşumları da devletçi dindarlığın savunucuları haline getirdi. İslamcılar, geride kalan on bir yıl içinde daha önce karşı çıktıkları devleti sahiplenerek -veya devlete eklemlenerek- ideallerinden uzaklaştılar. Bunun en önemli nedeni, AK Parti iktidarının sağladığı imkânların yanında temelde işleyişi değişmediği halde devletin Müslüman kimliğe bürünmesidir. Mevcut durumu, üç yüz yıldan fazla bir süre ağır baskı altında tutulan Hıristiyanlığın Roma’yla uzlaşmasına benzetmek mümkün.

Bu bakımdan AK Parti iktidarı bir yandan İslamî kesimle devlet arasındaki gerilimi sona erdirerek radikalizmin önünü keserken, öte yandan toplumun diğer kesimleriyle devlet arasında yeni gerilim noktalarının oluşmasına sebebiyet verdi, böylece dengeyi sağlayacağı yerde hâkimle mahkûmun yerlerini değiştirerek teraziyi tersine çevirmiş oldu.

Hiç şüphesiz AK Parti iktidarının sağladığı geniş imkânlar, İslamî kesimin yaşam tarzını da değiştirdi. Kısaca ifade etmek gerekirse, elde edilen imkânlar süreç içinde lüks alışkanlığına yol açtı. Bu alışkanlık paraya olan ihtiyacı daha da artırdı. Paraya daha fazla duyulan ihtiyaç, kaçınılmaz olarak diğerlerinin aleyhine olacak şekilde malî kaynaklardan daha fazla pay alma isteğini de beraberinde getirdi. Böylece “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” düsturu unutulmaya yüz tuttu.

Sonuç olarak İslamcılık, Türkiye’de AK Parti iktidarıyla birlikte kendine özgü duruşunu, sistemi esastan ve usûlden eleştiren muhalif bakış açısını, halkçı kimliğini ve uğruna mücadele ettiği ideallerini yitirdi. Bu noktada sorulacak en önemli soru şudur: Bugün itibariyle İslamcılar topluma ne önerebilirler?

Elbette bütün bunlar İslamcılığın bittiği, çöktüğü ya da iflas ettiği anlamına gelmiyor, çünkü herhangi bir politik düşünce veya hareketin varlığını sürdürmesi belli bir kadronun pratiklerine bağlı değildir. Politik düşünce veya hareketler kimi zaman yükselir kimi zaman düşüşe geçerler.

İslamcıların felsefî açıdan tıkandıkları, ahlakî açıdan da yozlaştıkları bir gerçek. Bu nedenle onların, sahip oldukları düşünce, dünya görüşü ve yaşam tarzı açısından kendilerini ciddi bir biçimde gözden geçirmeleri (muhasebe yapmaları) ve yenilemeleri gerekiyor. Ne var ki bu, devlete eklemlenen ve iktidardan beslenen, bir diğer ifadeyle iktidarın imkânlarından fazlasıyla yararlanan bir hareket için oldukça zor.

Ömer Yılmaz – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s