Ali Bal / Emeği Geçen Yazarlar / Yorum-Analiz

İslamî Hareket ve Siyonizm

köşe8-alibalSiyonizm meselesi 80’lerden itibaren geleneğin sorgulanması olarak adlandırılan sürecin gelenekle çatışmaya dönüşmesine kurban gitti. Gelenekle çatışma, kendi medeniyetinden kopuş gibi vahim bir sonucu da beraberinde getiriyordu aynı zamanda. Çünkü İslami hareketin kendi medeniyetinden kopması, İslam’la Siyonist-Haçlı ittifakı arasında 1400 yıldır süre gelen tarihi savaşın Müslümanlar tarafından kaybedilmesi anlamına geliyordu.

İsrail’in Gazze saldırısı ile gündeme gelen İsrail karşıtlığı, İsrail’in Filistin ve Gazze halkına reva gördüğü vahşete paralel bir şekilde giderek yükselmeye devam ediyor. En son Mısır’ın ateşkes önerisinin ise İsrail’in bölgeye yerleşmesinden bu yana süreci bilenler tarafından sürpriz olarak karşılanmadığı kanaatindeyim. Zira İsrail, ümmetin damarına daha çok basmanın bu sahte ümmeti -eğer böyle giderse- hakiki ümmet olma arayışına iteceğini ve bunun da kendisinin sonu olduğunu iyi biliyor.

Bu bağlamda Türkiye İslami hareketinin yeniden ve güçlü bir silkinişe ihtiyacının olduğu kanaatindeyim. Şöyle ki: Benim gençlik yıllarımda (80 öncesi) İslami camiada Masonluk ve Siyonizm konuları İslami hareket adına en çok önem verilen konulardı. Milli Görüş 69-70 yıllarında siyaset arenasına atılırken bu refleksle ortaya çıktı. O, bu hal ile bir bakıma İslami kesimin genel duruşuna ve bakışına tercüman oluyordu denilebilir. 80’lere yakın zamanlarda Milli Görüş’ün gerek kendi içinde gerekse onun yakın çevresi sayılabilecek İslami camiada kırılmalar başladı. Masonluğun abartıldığı, gerçekte onun sanıldığı gibi bir güç olmadığı söylentileri ortalıkta dolaşmaya başladı. Siyonizm meselesi 80’lerden itibaren geleneğin sorgulanması olarak adlandırılan sürecin gelenekle çatışmaya dönüşmesine kurban gitti. Gelenekle çatışma, kendi medeniyetinden kopuş gibi vahim bir sonucu da beraberinde getiriyordu aynı zamanda. Çünkü İslami hareketin kendi medeniyetinden kopması, İslam’la Siyonist-Haçlı ittifakı arasında 1400 yıldır süre gelen tarihi savaşın Müslümanlar tarafından kaybedilmesi anlamına geliyordu.

Bu açıdan baktığımız zaman İslami alanda yükselen sözde yenilikçi hareketlerin bu açıdan da yeniden bir okumaya tabi tutulmasında mutlak zaruret var. İslami alanda geçmişte tevarüs edilen İslam’ın ne kadar doğru İslam olduğu elbette temel bir meseledir ve bu mekanizma mutlak surette canlı ve diri tutulmalıdır. Bu bağlamda gerek siyasi gerekse sosyal ve fikri süreçleri Kur’an’la sorgulama babında Kur’an’ın kendini İslamcı sayan tüm düşünce adamlarının başucu kitabı olması gerektiğini savunanlardanım. Bu bağlamda ömründe Kur’an’ı bir veya çok çok iki-üç defa mealen okumuş olup buna karşılık asıl ilgi alanı Kur’an dışı literatür olanların, İslamcı aydın veya düşünür sayılamayacağı kanaatinde ve iddiasındayım. Buna meal yazanlar da dahil. Özellikle 95’ten sonraki süreçte çok acı örneklerini yaşadık bunun. “Kur’an’a dönüş” adına insanların nasıl Kur’an’dan döndürüldüğüne, “Yaşayan Kur’an” adına Kur’an’ın nasıl katledildiğine tanık olduk.

Bu sürecin bir devamı olarak her halde Türkiye’deki İslami radikalizmi de yeniden masaya yatırmak gerekir. Milli Görüş’ün yükseliş dönemlerinde her türlü legal partiyi şirk sayan radikallerde 2000’den sonra başlayan ani kırılmayı doğru okuyabilmek için öncelikle bazı gerçeklerin iyi bilinmesi gerekir. Söz konusu gerçeklerin bilinmemesi, özelde Türkiye İslami hareketini genelde ise dünyadaki tüm İslami hareketleri var oluş amacının uzağına savuran en büyük ve en ciddi handikaptır.

1- Küresel emperyalizm ile Siyonizm birbirinden ayrı değildir. Dolayısıyla bir Müslüman “küresel egemenler” derken bunu Siyonizm’le açıklamıyorsa daha maçın başında ilk golü yedi demektir (Masonluk meselesi de aynı şekilde).

2- Siyonizm (Tevrat’tan alıntılarla yazının kapsamını zorlamak istemiyorum) kısaca Yahudi Kızıl Elması’dır. Veya Yunan Megalo İdea’sı gibidir. Aradaki tek fark, Türk Kızıl Elması (o da sadece kitap sayfaları arasında kalmış) romantik bir hayalken Yahudi Kızıl Elması dünya devletleri içine (özellikle Batı ve ABD’ye) nüfuz etmiş ve onların siyasası başta olmak üzere, ekonomisine, hukukuna, kısaca her şeyine hükmeden asli ve işbirlikçi kadroları ile dünya çapında örgütlü bir güçtür. Elbette yenilmez bir güç değildir, ancak ümmetin aklına mukayyet olması kaydıyla.

Amerika’da yaşayan ünlü Yahudi düşünür Noam Çhomsky, “Amerika’da İsrail’in aleyhine konuşmak, İsrail’de İsrail’in aleyhine konuşmaktan daha zordur” diyor. Hal böyle iken eğer bir İslamcı arkadaşımız hâlâ NATO’ya üye olmakla, dolayısıyla ABD ile stratejik ortak olmakla Siyonizm’in emrine girmek arasında hiçbir fark olmadığı tespitine (reel politiği savunma adına) itiraz ediyorsa, bu bizim asıl düşmanı dışarıda değil içerde aramamız gerektiğini gösterir. Siyonizm evdeki eşinizi, çoluk çocuğunuzu dahi elinizden alabilen ve kendine asker yazabilen bir güçtür. Müslüman’ın bunu çok iyi bilmesi gerekir.

3- Psikolojik savaş: Psikolojik savaş, Siyonizm’in kullandığı en önemli savaş metodudur. Avrupa Yahudilerini Filistin’e göçe zorlamak için Hitler’le anlaşarak Yahudi nüfus üzerinde soykırım uygulamak, Siyonizm’in psikolojik savaş zekâsına bir örnektir. İslam âleminde yükselen dini akımlara nüfuz ederek Siyonizm’in çıkar ve amaçları doğrultusunda onları yönlendirmek de Siyonizm’in başarı ile kullandığı taktiklerdendir. Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtan Vahhabilik hareketi buna bir örnektir. Hilafet’in kaldırılması ve İslam coğrafyasının ulus devletlere bölünmesi meselesine ve bu sürecin fikri meşruiyet kaynağı olan modern çağ ideolojilerine dikkat edildiğinde ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. 1900’lü yıllarda Hindistan Müslümanları arasında yayılan bazı İslami hareketlerin cihadı inkar etmesi, İngilizlere karşı savaşmayı haram sayması da bu konuda sayılabilecek örneklerdendir. Özellikle bu konuyu merak edenler, Ankara İlahiyat Fakültesi Hocalarından İsmail Cerrahoğlu’nun ‘Tefsir Usulü’ adlı kitabının son bölümünde yer alan çağdaş tefsir akımları bölümüne bakabilirler. Bugün ise dünya çapında yaygın, lideri ABD’de oturan, ABD ve İsrail aleyhine tek bir laf etmemiş olan (geçmişte etmiş, kasetlerinde var) cemaatin ve buna benzer cemaatlerin, Siyonizm’in güdümünde olduklarını anlamak için, Siyonizm’in yeryüzü fesadının başı olduğu gerçeği bu kadar ortada iken nasıl olup da onu yok saydıklarına bakmak yeterlidir.

Veya herkes kendine kendi kendine şöyle bir test uygulasın: Siyonizm’in dünyayı kollarının arasına alan küresel bir ahtapot olması gerçeğine karşılık gerek ideolojik gerekse siyasi tercih ve çözümlemelerimizde Siyonizm gerçeği ne kadar belirleyici bir yere sahip veya Siyonizm bizim gündemimizin neresinde? Eğer bu ülkede her seçim kazanan, her darbe yapan, icazet almak için önce bir ABD’ye gitmek zorundaysa ve ABD’de İsrail’in aleyhine konuşmak da İsrail’de İsrail’in aleyhine konuşmaktan daha zorsa ve bugün birilerinin sesi icraattan uzak oldukça yüksek çıkıyorsa ve biz de buna alkış tutuyorsak, bizim İslam algımızda, gerek siyasi gerekse ideolojik çözümlemelerimizde Siyonizm tali bir mesele olacak kadar dahi yer tutmuyorsa, o zaman Siyonizm’in bindirilmiş kıtaları durumuna geldiğimizi söylemek çok da abartılı olmayacaktır.

Ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu’nun hükümete karşı alternatif oluşturmak için ABD’ye gidip Cemaat’le ve Cemaat aracılığı ile ABD yetkilileriyle görüşeceği bundan on yıl öncesine kadar kimin aklına gelirdi?

Dolayısıyla ekonomik, siyasi, fikri vs. hayatın tüm alanlarında içinde bulunduğumuz durumu tasavvufi tabirle “Fena fi’l-ABD” ve dolayısıyla “Fena fi’l-Siyonizm” olarak açıklayabiliriz. Bu durum Kafkaslar ve Türki Asya hakları için de geçerlidir. Bu coğrafyaların Müslümanları da “Fena fi’l-Rusya” olmuşlardır. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar hesabı bu “fena”ya itiraz edenler halklarını izzet, onur ve şerefe çağıranlar, ülkelerinin en yalnız insanlarıdır. Bu bugün için böyle.

Ben bunu İslam medeniyetinin geçici bir zafiyet dönemi olarak değerlendiriyorum. Zira Hz. Rasul’ün risalet hareketinin en zayıf zamanında Allahu Teala onu “Güçlü kulumuz Davud’u an” diyerek Fatih bir peygamber, ümmetini de Fatih bir ümmet olmaya hazırlıyordu. Tanzimat’tan II. Meşrutiyet’e kadar İslam Evi’nden dışarıya feryatlar yükseliyordu. II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e kadar Saray’ın içi çok büyük oranda boşaltıldı. Hilafet’in ilgası ile birlikte ev baştan aşağı yağmalanarak aile darmadağın edildi. Saray’ın kendisi de buldozerlerle yıkıldı. Yerine kurulan gecekondu, Türk halkına en büyük onur nişanı olarak verildi. Şimdi görüyoruz ki, tarihte Haçlı-Siyonizm ittifakı karşısında Müslüman Türklüğün müttefiki-kardeşleri olarak yanında yer almış halkların bazı kör ve şaşkın evlatları, “Siyonist dolmayı” kendileri yutma amacındalar. Oysa kör ile yatan şaşı kalkar hesabı şeytanla sarmaş dolaş yaşayanlar, kıyamet gününde, şeytanların kendilerini nasıl yalnız bırakacaklarını ve kendilerine kahredici bir aldanıştan başka bir şey vaat etmediğini anlayacaklar (İbrahim, 22).

Ali Bal – akilvefikir.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s