Emeği Geçen Yazarlar / Felsefe-Düşünce / Kaan Güngör Duran / Yaşam

Hilmi’nin Alternatif Ekonomi Modeli

köşe12-kaangüngörduranDünya değişmişti ve artık hiçbir caminin girişinde üzerinde ağlayan Filistinli çocuk resmi bulunan o kutu yoktu lakin her çocuğun evinde He-Man’li kutular (kumbaralar) vardı ve içindekileri kimseyle paylaşmamak için sıkı sıkıya kilitliydi hepsi…

Hilmi* bana dine ticareti alet etmeyi öğrettiğinde yine böyle bir Ramazan ayıydı ve henüz 8 yaşındaydım, elhamdulillah.

İçi boşaltılmış ve her fraksiyonun, cemaatin, sınıfın, topluluğun, kesimin ya da milletin kendi idealleri, çıkarları yahut “kutsal” amaçlarına uygun biçimde doldurduğu kavramlar üzerinden yürütülen ve adına “iletişim” denilerek yutturulmaya çalışılan bu kakafonide “Canım dini ticarete alet etmek olur mu?” itirazlarınız kulaklarımı çınlatıyor. Dini ticarete alet etmedim, dine ticareti alet ettim, izah edeyim efendim.

Henüz orucun bana farz kılınmadığı, Almanya’nın duvarla ikiye bölündüğü, Maradona’nın daha elle gol atmadığı, Rusya’nın kısaltmasının bile (SSCB) Rusya kadar uzun bir isimle anıldığı bir zamanda “İstiyorsan sen de oruç tut, tabii ki sen yaşın itibariyle akşama kadar değil öğlene kadar tutabilirsin, üstelik öğlen namaz dönüşü orucunu bana satar harçlık bile kazanabilirsin; tabii istersen” teklifini duyduğumda sırf harçlık için, öğlene kadar bile olsa aç kalmanın ne kadar zor olduğunu düşünmeden Hilmi’nin teklifini kabul etmemle birlikte alet ettim ilkin dine ticareti. Kolay paraydı. Öğlene kadar oruç tutacak ve tahmini olarak (yüksek beklentim) 5 mark kazanacaktım. Neler yapılmazdı ki o 5 markla. Oysa Hilmi’nin teklifi benim tahmin ettiğimden çok daha kapsamlı ve cömertti. “Orucunu 10 marka satın alırım. Aslında 5 mark sana yeter ama kalan 5 markı caminin girişindeki o kutuya atarak öğlenden sonra akşama kadar tutmadığın orucun sevabını da satın alabilirsin evlat” dedi. Caminin girişindeki o kutu… Üzerinde ilk kez gördüğüm kırmızı üçgeni, siyah, beyaz ve yeşil renkleri olan bir bayrak vardı. Bir de benim yaşımda ağlayan bir arkadaşımın resmi. “Tabii ya” diye geçti aklımdan. O da öğleden sonra tutuyordu orucunu. Ben de ondan satın alarak bütün gün orucumu tutmuş gibi olacaktım. Her şeyi anlamıştım da peki o arkadaş neden ağlıyordu?

Bu ticari ilişkiden benim hesaplayabildiğim 20 mark falan kazanmıştım. Lakin Hilmi’nin teşvikiyle giriştiğim bu “ekonomik” faaliyetten kazandığımın ya da kazanabileceğimin 20 marktan çok daha fazla olabileceğini anlamam için çok değil 7 yıl beklemem gerekiyormuş. Dünya değişmişti; oruç artık bana farzdı, Almanya birleşmişti, Maradona elle gol atmıştı ve SSCB’ye artık Rusya deniliyordu ama o kutunun üstündeki arkadaş hâlâ ağlıyordu ve o bayrak artık kutudan sonra duvarımda da asılı duruyordu. Değişen dünyada insanlar da değişmişti. Artık çocuklara Allah’la ticaretten kazanılmış harçlıklar yerine Allahlı ticaretten kazanılan harçlıklar veriliyordu. Çocuklar oruç satıp harçlık kazanmak yerine harçlıklarıyla kağıttan kahramanlar satın alıyordu ki bu aslında insanın alınıp satılabileceği fikrinin taze zihinlere sinsice zerk edilmesiydi. Dünya değişmişti ve artık hiçbir caminin girişinde üzerinde ağlayan Filistinli çocuk resmi bulunan o kutu yoktu lakin her çocuğun evinde He-Man’li kutular (kumbaralar) vardı ve içindekileri kimseyle paylaşmamak için sıkı sıkıya kilitliydi hepsi.

90’lı yıllarda topyekun bir değişim evresinden geçiyordu dünya ve insanlık. Ülkelerin sınırları, kurulan ittifaklar, metrekareye düşen insan sayısı, hükümetler, başkanlar, dostluklar-düşmanlıklar, müzik anlayışı, din anlayışı… İki cepheli siyasi anlayış tekleşmese de birbirine siyam ikizi kadar benzemeye başlamıştı. Buna paralel ekonomide alabildiğine bir savrukluk ve liberalizm rüzgarıyla hovarda bir israfkarlık almış başını gidiyordu. Bir süre, kapitalizmin antitezi olarak ileri sürülmüş ve denenmeye başlanmış, sözüm ona adalet üzerine inşa edilmiş sosyalizm, komünizm ve türevi sosyo-ekonomik sistem denemelerinin her geçen gün daha bir tökezlemesiyle ekonominin müesses nizamı kapitalizm vahşileşmeye başlamıştı. İnsanlığa başka alternatifi yokmuş gibi sunulan bu tek dişi kalmış canavarın makine dişlileri arasında ezilmekten Müslümanlar azade değillerdi, hatta onun gönüllü kurbanları gibiydiler.

En basitiyle güven alıp güven vermek üzerine yürütülen ticaret artık kapitalizmin medya (sinema, tv, radyo, reklam) enstrümanıyla bütün insanlığın bilinçaltını iğdiş edip kuluçkaya yatırdığı günahkar tohumun filizlenmesiyle, para alıp verme, çek-senet alıp verme üzerine yeniden kurgulanmıştı. Bununla beraber kapitalizme yine de itirazı olanların ortaya attığı yeni ekonomik sistemlerin (sosyalizm, komünizm) fikri altyapısı Darwinizm’e dayanıyordu ki aslında -Darwinizm’in dayandığı “doğal seleksiyon”, yani “güçlü olan ayakta kalır” tezi itibariyle özde- başkaldırdıkları dünya görüşünden pek farklı değillerdi. İnsanlık birbirinden farklı ve en ideali olduğunu iddia ettiği iki ayrı siyasi-ekonomik cenderenin arasında gün be gün kendini yitirmekteydi ve ne yazık ki her gün, kendisine baştan kabul ettirilmiş olan yeni “ihtiyaçlarını” karşılama telaşından bunun farkında bile değildi. Ağır bir narkoz halindeydi insanlık ve en ağır hasta Müslümanlar gibiydi. Dünya değişmişti ve en çok da Müslümanlar değişmişti.

Tam da bu noktada biz Müslümanların da ortaya koyabileceği bir tezin olduğuna, olması gerektiğine inancım keskinleşmeye başladı. Zira o Filistinli çocuğun ve diğer ağlayan tüm çocukların vebali ile yüzleşeceğimiz günden Allah’a sığınırım.

Biraz daha büyüdüğümde anladım ki aslında bir medeniyet çatışması ya da krizi yaşıyorduk. Dünya yaşanmaz bir yer olduysa ve insanlık esfeli safilin seviyesine düşürülmüşse bu onların uygarlığının eseriydi. Onların uygarlığında adil olmak vardır, biz de hakkaniyetli olmak; onların uygarlığı gerçekten başkasına kör iken bizim medeniyetimiz hakikatin peşinde olmak için iki gözün yetmeyeceğini, bir de gönül gözüyle bakmamızı öğretir; onların uygarlığında diğerinin derdini onun gibi düşünerek (empati kurarak) anlamaya çalışmak varken bizim medeniyetimizde diğerinin derdiyle, kendini diğerinin yerine koymak suretiyle dertlenmek (diğerkamlık) vardır.

Yine yeniden bizim gibi konuşup, bizim gibi düşünüp, medeniyetimizi ihya etmekle başlayacak bütün sistemi değiştirmek; Müslümanların yeniden değişmesiyle değişecek bütün bu tersine düzen. Bu utanılası ataletin sebebi topyekun ilişkilerimizi ticarete dökmemiz ve yine o ticareti yalnızca beşer ile ve beşeri kaygılarla yürütmemizdi. Dini ticarete alet etmek yerine dine ticareti alet edip Allah’la alışverişe koyulmalı tez elden. Görünüşte adaleti, eşitliği vadeden bütün çarpık beşeri sistemlerin karşısına hakkaniyetli bir sistem koyabilmek için kadim bir inanç ve kültür terekesine sahibiz.

Ve biz, Batı’nın Marks’ından, Engels’inden çok Hilmilerimize kulak kabartmalı, daha çok iyilik yapıp Allah’a satmalıyız. Şüphesiz ki O, rızkın sahibi ve en adil olandır.

Kaan Güngör Duran – akilvefikir.org

 ———————–

 * Hilmi: Almanya görmüş garip bir Yörük çobanı (Babam)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s