Felsefe-Düşünce / Slavoj Zizek / Yorum-Analiz / İktibaslar

Liberal Ütopya = Bir Şeytan Soyu İçin Ütopya

liberalizm-ütopyaLiberalizm için, en azından radikal biçimindeki liberalizm için, insanlara evrensel olduğu düşünülen etik bir ideali dayatmak “tüm suçları kapsayan bir suç”, tüm suçların anasıdır. Bir insanın kendi görüşünü başkalarına dayatmasıdır bu. Toplumsal kargaşa da bundan çıkar. Dolayısıyla, toplumsal barış ve hoşgörü tesis edilmek isteniyorsa, ilk yapılması gereken şey “ahlaki ayartı”dan kurtulmaktır…

Nihayetinde liberal ütopyanın özüne gelmiş oluyoruz. Liberalizm için, en azından radikal biçimindeki liberalizm için, insanlara evrensel olduğu düşünülen etik bir ideali dayatmak “tüm suçları kapsayan bir suç”, tüm suçların anasıdır. Bir insanın kendi görüşünü başkalarına dayatmasıdır bu. Toplumsal kargaşa da bundan çıkar. Dolayısıyla, toplumsal barış ve hoşgörü tesis edilmek isteniyorsa, ilk yapılması gereken şey “ahlaki ayartı”dan kurtulmaktır: Siyaset ahlaki ideallerden tümüyle arındırılmalı ve “gerçekçi” bir hale getirilmelidir. İnsanlar oldukları gibi kabul edilmeli, ahlaki öğütlere değil de insanın gerçek doğasına güvenilmelidir. Bu noktada piyasa iyi bir örnek teşkil eder: İnsan doğası bencildir, onu değiştirmenin herhangi bir yolu yoktur; gerekli olan şey, şahsi kötülüklerin herkes için iyi olana hizmet etmesini sağlayacak bir düzenektir (“Aklın Kurnazlığı”). “Daimi Barış” adlı metninde Kant bu kilit noktaya dair sarih bir açıklamada bulunur:

Pek çok kimse bir cumhuriyetin ancak melekler ulusunda kurulabileceğini, çünkü bencil eğilimleriyle insanların böyle yüce bir yönetim biçimi kurmaya muktedir olmadığını söylüyor. Ama doğa, akla dayanan ve ne kadar övülürse övülsün pratikte âciz kalan genel iradeye yardım etmek üzere bu bencil eğilimlerden yararlanır. Nitekim mesele, devletin iyi bir örgütlenmeye sahip olmasından ibarettir (bu da hiç kuşku yok ki insanların elindedir); böylelikle her bencil eğilim birbirine karşıt bir şekilde dizilir ve bu şekilde birbirlerinin zarar verici sonuçlarım ya önler ya da ortadan kaldırırlar. Akıl için sonuç, bütün bunlar olsa da olmasa da aynıdır; herkes, ahlaki bakımdan iyi bir insan değilse bile, iyi bir yurttaş olmaya zorlanır.

Ne kadar zor görünürse görünsün, devlet örgütlenmesi sorununu çözmek -deyim yerindeyse- şeytan soyundan bir ulus için bile mümkündür (yeter ki zekâya sahip olsunlar). Sorunu şu biçimde ortaya koyabiliriz: “Hepsi de kendi varlıklarını korumak için evrensel yasalar isteyen, ama her biri kendisini bu yasalardan muaf tutma yönünde gizli bir istek besleyen rasyonel varlıklara öyle bir anayasa vermeli ki, kişisel niyetleri ne denli çatışırsa çatışsın, birbirlerini denetlesinler ve kamusal ilişkilerinde böyle niyetleri yokmuş gibi davransınlar.” Böyle bir sorunun herhalde bir çözümü olmalıdır. Bunun için insanların ahlaki yönden nasıl iyileştirilebileceğini bilmemiz gerekmez; insanlar üzerinde kullanacaksak, doğanın nasıl işlediğini bilmemiz, insanların birbirleriyle uyuşmayan kişisel niyetlerini onları zorlayıcı yasalara uymak zorunda bırakacak şekilde düzenlememiz yeterlidir. Yasaların bağlayıcı olduğu böyle bir durumda barış da tesis edilmiş olur.1

Bu düşünce hattını mantıksal sonucuna götürmeliyiz: Kendisinin bütünüyle bilincinde olan bir liberal, başkalarının iyiliği uğruna kendi çıkarından vazgeçmeye yönelik diğerkâm hevesini bile isteye sınırlamalı ve herkesin iyiliği için en etkili şekilde hareket etme yolunun kendi şahsi bencilliğini takip etmekten geçtiğinin farkında olmalıdır. “Tek tek bireyler için kötü olan, herkesin iyiliğinedir” düsturunu şiar edinen Aklın Kurnazlığının zorunlu ters yüzü, “Bireylerin iyiliği için olan, herkesin felaketidir” şiarıdır. Liberalizmde, en başından beri, bireysel özgürlük ile bir kalabalığın davranışlarını düzenleyen nesnel mekanizmalar arasında bir gerilim vardır. Benjamin Constant da bu gerilimi daha en baştan açıkça formülleştirmiştir: Bireylerde her şey ahlakidir, ama kalabalıklarda her şey fizikseldir; herkes birer birey olarak özgürdür, fakat kalabalık içindeyken bir çarkın dişlisinden ibarettir. Dinin mirası herhalde en açık şekilde burada belirmektedir; tam anlamıyla Takdir-i İlahi’nin, başka yerlerin yanı sıra piyasa başarısında da cisimleşen o akıl sır ermez İnayet mekanizmasının paradoksudur bu. Toplumsal barışı sağlayacak mekanizmalar bireylerin iradelerinden de meziyetlerinden de bağımsızdır.

Bu tasarının iç gerilimini liberalizmin iki veçhesinde, piyasa liberalizmi ile siyasi liberalizmde görebiliriz. Jean Claude Michea bu gerilimi, gayet basit bir şekilde, İngilizce hem “hak” hem “sağ” anlamına gelebilen right sözcüğüne başvurarak açıklar. Siyasi Sağ piyasa ekonomisini savunur, kültürcülüğün etkisindeki siyaseten doğrucu Sol da insan haklarını -ki çoğu zaman kalan tek varlık nedeni de budur. Liberalizmin bu iki veçhesi arasındaki gerilim indirgenemez bir mahiyet taşısa da, bu veçheler madalyonun iki ayrı yüzü gibi birbirine ayrılmaz şekilde bağlıdır.

Bugün “liberalizm”in anlamı iki zıt kutup arasında salınıp duruyor: iktisadi liberalizm (serbest piyasa bireyselciliği, yoğun devlet müdahalesine karşıtlık, vs.) ile siyasi liberalizm (eşitlik, toplumsal dayanışma, hoşgörü savunusu, vs.). ABD’de, sözcüğün ilk anlamıyla Cumhuriyetçiler daha liberalken, ikinci anlamıyla da Demokratlar daha liberaldir. Asıl mesele şudur: Daha incelikli bir çözümle-meyle hangisinin daha “hakiki” liberalizm olduğuna karar veremeyeceğimiz gibi, bu açmazı da “daha yüksek” bir diyalektik sentez önererek yahut terimin iki anlamı arasında açık bir ayrım yapmak suretiyle “kafa karışıklığını gidererek” de çözemeyiz. İki anlam arasındaki gerilim, “liberalizm”in tayin etmeye çalıştığı içeriğin bünyevi bir özelliğidir, yani kavramın kendisine mündemiçtir; dolayısıyla bu müphemlik bilgimizin sınırlılığının değil, liberalizm kavramının en içteki “hakikat”inin göstergesidir.

Geleneksel olarak, liberalizmin her temel biçimi ister istemez bir diğerinin karşıtı olarak belirir: Liberal çok-kültürcü hoşgörü savunucuları genel olarak iktisadi liberalizme karşı çıkar ve korunmasız olanları sınır tanımayan piyasa güçlerinden korumaya çalışır; serbest piyasa taraftan liberaller ise genel olarak muhafazakâr aile değerleri, vb.ni savunur. Dolayısıyla karşımızda ikili bir paradoks durmaktadır: Bir yanda, hem piyasa ekonomisini savunan hem de bu ekonominin doğurduğu kültür ve âdetleri hararetle reddeden geleneksel Sağcı, diğer yanda ise hem piyasaya karşı duran (gerçi Michea’nın da fark ettiği gibi bu karşı duruşu günden güne zayıfla-yan) hem de bu piyasanın doğurduğu ideolojiyi hevesle kabul ettirmeye çalışan çok-kültürcü Solcu vardır. (Bundan elli sene önce, bu durumun semptomatik istisnası, hem piyasa liberalizmini hem de aile değerleri ve herkesin iyiliği için diğerkâmlık yapmaya ilişkin tüm geleneksel ahlak biçimlerinden yoksun, tamamen bireyci bir bencilliği savunan, nev-i şahsına münhasır Ayn Rand’dı.) Bugünse, her iki veçhenin birleşebileceği yeni bir çağa giriyor gibiyiz. Örneğin Bill Gates gibi kişiler kendilerini hem radikal piyasacı hem de çok-kültürcü insancıllar gibi gösteriyor.

Bu noktada liberalizmin temel paradoksunu görüyoruz. Liberal vizyonun merkezinde anti-ideolojik ve anti-ütopik bir tavır vardır. Kendisini “kötünün iyisi siyaseti” olarak görür liberalizm ve amacı da “mümkün olabilecek en az kötü toplum”u oluşturmak ve böylelikle daha büyük bir kötülüğün önüne geçmektir; zira liberalizmin gözünde, olumlu bir iyiyi doğrudan dayatmaya yönelik her türlü girişim tüm kötülüklerin nihai kaynağıdır. Churchill’in “demokrasi en kötü yönetim biçimidir” şeklindeki sözü, diğer yönetim biçimlerinin tamamını bir yana bırakırsak, liberalizm için daha da geçerlidir.

Böyle bir bakışın temelinde insan doğasına dair derin bir kötümserlik yatar: İnsan bencil ve hasetli bir hayvandır; onun iyiliğine ve diğerkâmlığına seslenen siyasi bir sistem kurmaya kalkışırsanız, en berbat terörü yaratırsınız (gerek Jakobenler gerekse de Stalinistler insanın erdemli olduğunu varsaymıştır).2 Ne var ki, “İyinin tiranlığı”na yöneltilen liberal eleştirinin bir bedeli vardır. Programı topluma ne kadar nüfuz ederse, o kadar kendi karşıtına dönüşür. Sadece ve sadece kötünün iyisini isteme iddiası, yeni küresel düzenin ilkesi olarak ortaya sürülür sürülmez, düşmanın bizatihi savaştığını iddia ettiği özelliklerini tedricen kopyalamaya başlar. Küresel liberal düzen kendisini açıkça mümkün olan dünyaların en iyisi olarak sunar; ütopyaları tevazuyla reddedişi, biz piyasa mekanizmaları ve evrensel insan haklarına bütünüyle teslim olduğumuzda, kendi piyasacı-liberal ütopyasını dayatmasıyla sonuçlanır ve bu ütopyanın gerçeklik haline geleceği düşünülür. Bütün bunların arkasında totalitarizm kâbusu, bütün eski ideolojik yükünü boşaltmış Yeni İnsan vizyonu saklıdır.

Siyaseten doğruculuğun sebep olduğu açmazları yakından inceleyen herkesin bildiği gibi, hukuki adaletin (görelileştirilip tarihselleştirilmesi gereken) ahlaki İyilik’ten koparılması hınçla dolu, baskıcı bir ahlakçılığa yol açar. Orwell’in onaylayıcı deyişiyle “ortak terbiye” ölçütlerini temellendiren herhangi bir “organik” toplumsal töz olmadığında (yani bireysel özgürlükleri proto-Faşist biçimlere bağımlı kıldıkları düşünülerek bu gibi ölçütlerin tümü ıskartaya çıkarıldığında), tek amacı insanları birbirlerinin alanına girmekten (birbirlerini rahatsız ya da “taciz” etmekten) alıkoymak olan minimalist bir yasalar programı, yasal ve ahlaki kuralların patlamasına yol açar -ki bu da “her türlü ayrımcılığa karşı mücadele” diye bilinen, bitimsiz bir hukukileştirme ve ahlakileştirme sürecidir (Hegel’in deyişiyle, “yalancı sonsuzluk”tur). Eğer halihazırda yasayı etkileyecek ortak bir âdet yoksa ve söz konusu olan tek şey birbirlerini “taciz eden” öznelerse, böyle âdetlerin yokluğunda “taciz”in ne olduğunu kim belirleyecektir? Fransa’daki bazı obez demekleri, obezliğe son verip sağlıklı beslenme alışkanlıklarını yaymak için girişilen bütün kamusal mücadelelerin durdurulmasını talep etmektedir, zira bu mücadelelerin obezlerin kendilerine olan saygılarını zedelediğini düşünmektedirler. Veggie Pride3 militanlan et yiyenlerin “türcülüğünü” kınamakta (onlara göre et yiyenler insanı diğer hayvanlardan üstün tutup ayrımcılık yapmaktadır ki bu da “faşizmin” epey iğrenç bir biçimidir); “vejetafobi”nin, yani vejetaryenlere duyulan husumetin bir tür yabancı düşmanlığı gibi görülüp suç ilan edilmesini talep etmekteler. Tabii bu listeye ensest evlilik, insanın kendi rızasıyla kendini öldürtmesi, yamyamlık hakkı için mücadele edenleri de ekleyebiliriz…

Buradaki sorun daima-yeni kuralların bariz keyfiliğidir. Örneğin çocuk cinselliğini ele alalım. Biri çıkıp çocuk cinselliğinin suç haline getirilmesinin mesnetsiz bir ayrımcılık olduğunu ileri sürebilir. Fakat başka biri de çıkıp çocukların yetişkinlerce cinsel tacize uğramaktan korunması gerektiğini öne sürebilir. Daha pek çok örnek verebiliriz. Sözgelimi hafif uyuşturucuların yasallaştırılmasını savunan insanlar genelde kamusal yerlerde sigara içilmesinin yasaklanmasını da savunur; kendi toplumlarımızda küçük çocukların erkek egemen suistimallere maruz kalmasını protesto edenler, azınlık kültürüne mensup birileri aynı şeyi yapıp da (örneğin Romanların çocuklarını devlet okullarına göndermemesi) eleştiri aldığında bundan endişe duyar ve böyle yapılarak başka “hayat tarzları”na karışılmış olduğunu iddia ederler. Tam da zorunlu yapısal sebeplerden ötürü, “ayrımcılığa karşı mücadele”, nihai durağını sürekli erteleyen bitimsiz bir süreçtir: Yani, tüm ahlaki önyargılardan azade bir toplum, Michea’nin deyişiyle, “tam da bu bakımdan her yerde suç görmeye mahkûm bir toplum olur.”4

Böyle bir liberal çok-kültürcülüğün ideolojik koordinatları, “post-modern” Zeitgeist’ımızın iki özelliği tarafından belirlenir: Evrenselleşmiş çok-kültürcü tarihselcilik (tüm değerler ve haklar tarihsel olarak özgüldür, dolayısıyla onları başkalarına dayatılacak evrensel kavramlar mertebesine yükseltmek en şiddetli haliyle kültürel emperyalizmdir)5 ve evrenselleşmiş “şüphe yorum-bilgisi” (tüm “âli” etik motifleri doğurup ayaktan tutan şeyler, hınç ve haset gibi “bayağı” saiklerdir; kendimizi daha yüksek bir davaya adama çağrısı ya kendi iktidarlarını yahut servetlerini korumak için savaşa ihtiyacı olanların manipülasyonunu gizleyen bir maske ya da mazoşizmin patolojik bir tezahürüdür – bu ya/ya mantığı kapsayıcıdır, yani her iki önerme aynı zamanda doğru olabilir). Badiou’nün dünyasız bir evrende yaşadığımız şeklindeki iç-görüsünü şöyle de ifade edebiliriz: İdeolojinin işleyişi bugün, bireyleri özneliğe çağırma mekanizmalarına ihtiyaç duymaz artık. Liberalizmin bugün önerdiği şey, değerlerden arınmış bir hak mekanizmasıdır; “herhangi bir noktada bireyleri özneliğe çağırmadan, serbest oyunuyla arzu edilen siyasi düzeni otomatik olarak yaratabilen” bir mekanizmadır. Adsız jo-uissance uygun bir çağırma sıfatı olamaz; daha ziyade, hiçbir simgesel değer-biçimi olmayan kör bir dürtüdür. Bu tür simgesel özelliklerin tümü geçici ve esnektir; bu nedenle bireyden kendisini devamlı “yeniden yaratması” beklenir.

Kayda değer şeyler söyleyen her antropologun, psikanalistin ve hatta Francis Fukuyama gibi sarih çözümlemeler yapan bir toplum eleştirmeninin bile farkında olduğu gibi, bu liberal vizyonun bir sorunu vardır: Liberalizm kendi ayakları üzerinde duramaz; bir taraftan genelde “toplumsallaşma” diye anılan önceki bir biçimin altını oyar, bir taraftan da bu biçimin üzerinde asalak gibi yaşar, yani tabiri caizse bindiği dalı keser. Piyasada ve daha genel olarak, piyasaya dayalı toplumsal mübadelede, insanlar özgür rasyonel özneler olarak karşı karşıya gelirler; fakat böyle özneler simgesel borç, otorite ve her şeyden önemlisi (mübadeleleri düzenleyen büyük Öteki’ye duyulan) güvene dair bir önceki karmaşık sürecin sonucudur. Bir başka deyişle, mübadele alanı asla tam olarak simetrik değildir: Tüm katılımcıların karşılıklı fedakârlık oyununa katılabilmesi için karşılık beklemeden bir şey verebilecek durumda olması a priori bir koşuldur. Piyasa mübadelesinin gerçekleşebilmesi içinse, halihazırda temel simgesel anlaşmaya katılan ve Söz’e temel bir güven sergileyen öznelerin olması gerekir. Piyasa elbette ki insanların sırf kendi çıkarları için birbirlerini dolandırıp yalanlar söylediği bir alandır; gelgelelim, Lacan’ın bizlere gösterdiği gibi, bir yalanın işe yaraması için kendisini hakikat olarak göstermesi ve öyle kabul edilmesi gerekir; yani, Hakikat boyutunun çoktan kurulmuş olması gerekir.

Kant, her hukuki yapı ya da toplumsal kurallar dizisi için, yazılı olmayan, inkâr edilen, ama onlar olmadan yapılamayan kuralların zorunlu olduğunu gözden kaçırmıştır. Yasaların gelişmesini ya da doğru düzgün işlemesini sağlayabilecek “töz”ü ancak bu tür kurallar temin eder. (Bu minvalde devletlere, yazılı olmayan kuralları -açıktan açığa kabul etmeden- her daim göz önünde bulundurmayı şart koşan başka bir Kantçı gizli madde de hayal edebiliriz.) Bu gibi yazılı olmayan kuralların ne kadar etkili olduğunu görmek için “potlaç” örneğine bakabiliriz; potlaç ile dolaysız piyasa mübadelesi arasında tezat yaratan esas özellik, zaman boyutudur. Piyasa mübadelesinde iki tamamlayıcı eylem aynı zamanda gerçekleşir (ödememi yaparım ve ödediğim şeyin karşılığını alırım), böylelikle mübadele eylemi kalıcı bir toplumsal bağ değil, çok geçmeden kendi yalnızlıklarına dönen atomlaşmış bireyler arasında gerçekleşen anlık bir alıp verme eylemi oluşturur. Potlaçta ise, tam aksine, benim armağanı vermem ile karşı tarafın bana armağan vermesi arasında geçen zaman, (en azından bir süre) devam eden bir toplumsal bağ yaratır: Hepimiz borçluluk bağlarıyla birbirimize bağlıyızdır. Bu açıdan bakıldığında, para, başkalarıyla temas kurmamızı sağlayan, ama bunu yaparken de bizi onlarla gerçek ilişkiler kurmak zorunda bırakmayan bir araç olarak tanımlanabilir. (Mazoşist bir pratik olan “bondaj”ın işlevi tam da bu toplumsal bağın yokluğundan oluşan boşluğu doldurmak; böylece bu pratikte, menedilmiş olanın gerçeğin içinde geri dönmesini sağlamak, askıya alınmış simgesel bağı, “bondaj”ın (bondage) İngilizcedeki tam anlamıyla bedensel “esaret” olarak geri getirmek değil midir?)6

Liberalizmin ön-varsayımı, başkalarıyla gerçek ilişkiler kurmadan temas içinde olduğumuz bu atomlaşmış toplumdur. Kant bir devlet kurma sorununu çözmek “şeytan soyundan bir ulus için bile” mümkündür der, ama hiç de öyle değildir. Bunun başarılabileceği düşüncesi liberal ütopyanın ta kendisidir. Kant’ın şeytan soyuna yaptığı bu göndermeyi, etik hakkındaki düşüncelerinin bir başka ayrıntısıyla bağlantılandırmalıyız. Kant’a göre, batan bir gemiden benimle birlikte yalnızca bir kişi kurtulmuşsa, ikimiz denizin tam ortasında kalmışsak ve yakınımızda ancak bir kişiyi su üstünde tutabilecek bir tahta duruyorsa, ahlaki kaygılar artık hiçbir geçerlilik taşımaz. Beni o tahtayı kapmak için diğer kişiyle ölümüne bir mücadeleye girmekten alıkoyacak hiçbir ahlak yasası yoktur; ahlaktan muaf olarak bu kapışmaya girebilirim. Kantçı etiğin sınırlarını belki tam da burada görüyoruz: Bir insan bir başkasının hayatta kalması için kendi hayatından kendi isteğiyle vazgeçemez mi? Üstelik bunu hiç de patolojik olmayan sebeplerle yapamaz mı? Eğer böyle yapılmasını buyuran bir ahlak yasası yoksa, böyle bir eylemin etik bir statüsü olmadığı anlamına mı gelir bu? Bu tuhaf istisna, acımasız bir bencilliğin, insanın hayatta kalmaya ve kişisel kazanımlarına ilişkin kaygısının, Kantçı etiğin pek telaffuz edilmeyen “patolojik” ön-varsayımı olduğunu; Kant’ın koca etik yapısının, ancak insanı acımasız, faydacı bir bencil olarak gören o “patolojik” bakışı sessizce varsaydığında ayakta kalabildiğini göstermez mi? Aynı şekilde, Kant’ın ideal bir hukuki iktidar kavramını içeren siyaset yapısı da, ancak bu iktidarın tebaasını bir “şeytan soyu” olarak gören o “patolojik” bakışı sessizce varsaydığında ayakta kalmaz mı?

Kant’a göre, toplumsal barışı sağlayacak mekanizmalar bireylerin iradelerinden de meziyetlerinden de bağımsızdır: “Daimi barışın teminatı o büyük sanatçıdan başkası değildir, yani doğanın ta kendisidir (natura daedala rerum).7 Doğanın o mekanik işleyişinde, insanların iradelerine karşı ve hatta aralarındaki ihtilaflar yoluyla, onların arasında bir ahenk yaratmayı amaçladığını görürüz.” İşte bu en saf haliyle ideolojidir. İdeoloji kavramının sadece liberal evrende “kendisi için” öne sürülmüş olduğu iddia edilebilir; zira liberalizmde şöyle bir kurucu ayrım vardır: Bir yanda kendi Anlam evrenlerine -yani (tam olarak modem bir perspektiften bakıldığında) olgular ile değerlerin iyice birbirine girdiği bir evrene- dalmış sıradan insanlar vardır, diğer yanda ise ahlaki önyargılardan azade bir şekilde dünyayı nasılsa öyle, tıpkı her tür doğal mekanizma gibi yasalarla (tutkuların yasalarıyla) yoluna koyulan bir mekanizma olarak gören soğukkanlı rasyonel gözlemciler. Toplum ancak bu modem evrende olası bir deney nesnesi, değerden bağımsız bir Teori ya da Bilimi (siyasi bir “tutku geometrisi”, iktisat bilimi ya da ırkçı bilim) uygulayabileceğiniz (ya da uygulamanız gereken) kaotik bir alan gibi görünür. Tam da ideolojiye denk düşen şey, toplumu tıpkı bir doğa bilimcinin doğayı ele aldığı gibi ele alan, değerden azade bilimcinin bu modem konumudur; o bilimcinin bir dizi batıl inanç olarak görüp bir kenara attığı, hayatın o gayet kendiliğinden bir tavırla anlamlandırılarak deneyimlenmesi değildir. İdeolojidir, çünkü doğa bilimlerinin biçimine öykünür, fakat gelin görün ki bunu beceremez. Demek ki “ideoloji” -dar bir anlamda- daima düşünümseldir, kendi üzerine katlanır: Kendisini ortak “ideoloji”nin karşısına koyan tarafsız bilginin adıdır.8 Nitekim ideoloji kavramına kazınmış bir ikilik vardır: 1- Bütün o önyargılarıyla bireylerin kendilerini kendiliğinden bir şekilde algılamaları olarak “salt ideoloji”; 2- Gelişimini körüklemek üzere topluma uygulanacak tarafsız, “değerden azade” bilgi. Bir başka deyişle, ideoloji daima kendi türü olarak vardır (daha doğrusu öyle görünür).

Slavoj ZizekAhir Zamanlarda Yaşarken, Özgün Adı: Living in the End Times, Çeviren: Erkal Ünal, Metis Yayınları, 1. Baskı, 2011 İstanbul, s. 60-66

——————————

1- Kant, Perpetual Peace, s. 36.

2- Komünizme yöneltilen genel geçer liberal-muhafazakâr argüman şudur: İmkânsız bir ütopik hayali gerçekliğe dayatmaya çalıştığı için, kaçınılmaz olarak amansız bir teröre yol açar. Peki ya her şeyi göze alıp gerçekliğe imkânsızı dayatırsak? Böyle yaparak istemiş ve/ya ummuş olduğumuz şeyi elde edemesek bile, “mümkün” gibi görünen şeyin koordinatlarını değiştirmiş ve sahiden yeni bir şeyin doğumuna ebelik etmiş oluruz.

3- İng. Vegan ve Vejetaryenlerin Onur Yürüyüşü. Hayvan eti yemeyi reddeden ve sömürülen hayvanlarla dayanışmalarım ifade etmek isteyen insanların 2001′ den bu yana Fransa’da, 2008′den beri de İtalya’da her yıl düzenledikleri gösteri.

4- Jean-Claude Michea, L’Empire du moindre mal, Paris: Climats, 2007, s. 145.

5- Bu tarihselciliğin sınırlarını, geçmişi kendi ölçütlerimize başvurarak amansızca değerlendirmeye denk düşmesinde görebiliriz. Örneğin bir kişiyi, bir yandan kendi Avrupa-merkezci değerlerimizin başka kültürlere dayatılmaması gerektiği yolunda uyarıda bulunurken; diğer yandan da Mark Twain’in Tom Sawyer ve Huck Finn romanları gibi klasiklerin, siyahları ve Amerikan yerlilerini ırksal açıdan izansızca tasvir etmesinden ötürü, okul kütüphanelerinden çıkarılması gerektiğini savunurken hayal edebiliriz.

6- “Potlaç”a dair daha ayrıntılı bir çözümleme için, bkz. Zizek, İn Defense of Lost Causes, 1. Bölüm.

7- Lal. “Doğa, o her şeyin mucidi.” -ç.n.-

8- “İdeoloji” terimini -Marx’a kökten karşıt bir şekilde- olumlu bir anlamda kullanan Stalinist Marksizmde bile ideoloji bilimin karşısına konur. Marksistler öncelikle toplumu tarafsız ve bilimsel bir şekilde tahlil etmeli ve ardından kitleleri seferber edebilmek için, bu tahlilden süzdüklerini “ideoloji”ye akıtmalıdır. Şimdilik burada tek belirtmemiz gereken şey, bu ideolojiye karşıt “Marksist bilim”in en saf haliyle ideoloji olduğudur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s