Noam Chomsky / Yorum-Analiz / İktibaslar

Zapatista Başkaldırısı

zaptista-1Meksikalı siyaset-bilimci Eduardo Gallardo, Zapatista başkaldırısından kısa süre sonra yaptığı bir yorumda, başkaldırının etkilerinin, seçilmiş diktatörlüğün uzun süreli iktidarını çökertmeye kadar varacak oldukça geniş bir sahada görüleceğini öne sürerek şöyle diyordu: “Zapatistalar, gerçekten de Meksika kitlelerinin büyük bölümünden bir koro oluşturdular.”

Son çeyrek yüzyılda küresel düzende çok şey değişti. 1970’li yıllara gelindiğinde, savaş sonrasında, zenginlerin oluşturduğu ittifak” için tehlike çanları çalmaya başlıyor, şirket kazançları üzerinde giderek artan bir baskı ortaya çıkıyordu. ABD’nin, “uluslararası banker” rolünü artık daha fazla oynayamayacağını kavrayan Richard Nixon, ABD kökenli çokuluslu şirketlere oldukça hayrı dokunmuş bu rolü sağlayan söz konusu uluslararası ekonomi düzenini (Breton Woods sistemini) dağıttı; bunu yaparken doların altına çevrilebilirliğini askıya aldı, ücretler-fiyatlar üzerinde denetim ile ithalat sürşarjı dayattı ve devletin gücünü zenginlerin servetine akıtmaya yönelik mali önlemler başlattı. Bütün bu siyasetler, Reagan döneminde ivme kazanarak ve “Yeni Demokratlar” tarafından da korunarak o günden bu yana yol gösterici olageldi. İş kollarındaki sürekli sınıf savaşımı, küresel ölçekte giderek yoğunlaştı.

Nixon’un hareketleri şu iki olguya yol açan etmenlerden biri oldu: denetim dışı mali sermayede büyük oranda artması ve bu sermayenin kullanılmasında uzun vadeli yatırımlardan ve ticaretten, spekülatif ekonomiye doğru köktenci bir kaymaya yol açan birkaç etmen söz konusuydu. Bunun sonuçları, ulusal ekonomik planlama açısından yıkıcıydı; hükümetler piyasa açısından “güvenilirlik”lerini korumaya mecbur ediliyorlardı; bu uğurda pek çok ekonomi, Cambridge Üniversitesi’nden iktisatçı John Eatwell’in yorumuna göre, “hızı ve yönetilebilirliği düşük muvazenelere” sürükleniyor, ayrıca reel ücretler sabit tutuluyor ya da aşağı çekiliyor, dolayısıyla küçük bir kesim piyasa ve kazanç patlamaları yaşarken, öte yanda yoksulluk ve eşitsizlik artıyordu. Bunlara paralel olarak üretimin uluslararasılaştırılması süreci, Batılı ülkelerdeki çalışan insanları yıkıma uğratabilmek için yeni silahlar sağlıyordu; bu insanlar, “lüks” yaşam tarzlarına bir son vermeyi kabul etmeli ve iş dünyası basınının pek keyifli nutuklarında söylendiği üzere, “emek piyasalarının” çok kırılgan bir yapısı olduğunu (bir gün sonra hâlâ bir iş sahibi olup olmayacaklarını bilmemeyi) içlerine sindirmeliydiler. Birçok Doğu Avrupa ülkesinin eski üçüncü dünya ülkesi günlerine geri dönmesi durumu daha da beter hale getirdi. Çalışanların haklarına, toplumsal standartlara ve işleyen demokrasilere yönelik dünya ölçeğinde gerçekleştirilen saldırı, işte bu zaferlerle sonuçlandı.

İmtiyazlı çevrelerin dışında kalanlarda doğan umutsuzluk ve öfke de dar seçkin kesimlerin zafer sevinçleri kadar anlaşılırdır.

1 Ocak günü Kızılderili köylülerinin Chiapas’da gerçekleştirdiği başkaldırı, bu bağlamda kolayca anlaşılabilir. Bu başkaldırı, NAFTA’nm yürürlüğe konması süreciyle çakışmıştı; Zapatista ordusu, NAFTA anlaşmasını Kızılderililer için bir “ölüm fermanı”, servetin yoğun biçimde akıtıldığı kesimlerle sefil kitleler arasındaki ayrımı derinleştirmeye ve yerli toplumdan geriye kalanları da yok etmeye yönelik, zenginlere verilmiş bir armağan olarak adlandırıyordu.

Başkaldırının NAFTA’yla bağlantısı simgeseldir; sorunlar aslında çok daha derinlerde yatmaktadır. Zapatistalar’ın savaş ilanında şöyle yazıyordu: “Biz 500 yıllık bir mücadelenin ürünüyüz”. Bugünkü mücadele, “iş, toprak, barınma, yiyecek, sağlık, eğitim, bağımsızlık, özgürlük, demokrasi, adalet ve barış” mücadelesidir. Chiapas piskoposu olayın “ardında yatan”ın, “yerlilerin tamamen marjinalleştirilmesi, yoksullaştırılması ve bu durumu düzeltme çabalarının yıllardır sonuçsuz kalmasıyla biriken öfke” olduğunu belirtiyordu.

Meksika hükümetinin politikalarından en mağdur olanlar Kızılderili köylülerdir. Ama onların huzursuzluğu geniş bir kesim tarafından paylaşılmaktadır. Meksikalı köşe yazarı Pilar Valdes şu gözlemde bulunmuştur: “Büyük bir yoksulluk içinde yaşayan milyonlarca Meksikalı’yla ilişkiye geçme fırsatı yakalamış herkes, bir saatli bombanın üzerinde yaşıyor olduğumuzu bilir”.

Ekonomik reformun uygulandığı son on yılda, kırsal bölgelerde büyük yoksulluk içinde yaşayan insanların sayısı, neredeyse üçte bir oranında arttı. Toplam nüfusun yarısı, temel gereksinimlerini karşılayacak kaynaklardan yoksun durumda. Bu, 1980’den bu yana yoksullukta çarpıcı bir artışa işaret ediyor. Uluslararası Para Fonu (IMF)-Dünya Bankası reçeteleri uygulanınca, tarım üretimi ihracata ve hayvan besinine doğru kaydı; bu durum yabancı tarım şirketlerinin, yabancı tüketicilerin ve Meksika’daki varlıklı iş kollarının yararınaydı; bu arada gene Meksika’da yetersiz beslenme başlıca sağlık sorunu haline geliyordu; tarım alanında istihdam düşüşe geçti; verimli topraklar boş bırakıldı ve Meksika kütleler halinde besin ithal etmeye başladı, imalat kollarındaki reel ücretler birden bire düştü. Gayri safi yurtiçi hasıladan, üretimden emeğin aldığı pay, 1970’li yılların ortalarına kadar yükselmekteyken o tarihten bu yana üçte birden fazla bir oranda düşüşe uğradı. Bunlar, neoliberal düzenlemelerin bilindik doğal sonuçlarıdır. IMF incelemeleri, “gelir dağılımında emeğin payının azalmasına ilişkin şiddetli ve sürekli bir örüntü”nün bulunduğunu gösteriyor; iktisatçı Manuel Pastor’a göre, bu durumun altında Latin Amerika’ya biçilmiş “istikrar programları” yatıyor.

Meksika Ticaret Bakanı ücretlerdeki düşüşün yabancı yatırımcıları teşvik edeceğini söyledi. Dolayısıyla, emeğe yönelik baskılara, çevre sorununa ilişkin kısıtlamaların gevşetilmesi ve toplumsal siyasetin genel yöneliminin, ayrıcalıklı azınlığın arzularını karşılayacak biçimde oluşturulması eşlik etmeliydi. Bu gibi politikalar, doğal olarak imalat ve finans kurumlarınca memnuniyetle karşılandı; bu kurumlar, sözde “serbest ticaret” anlaşmalarının desteğiyle denetimlerini küresel ekonomi sathına doğru genişletiyorlardı.

NAFTA ile birlikte çok sayıda çiftlik çalışanının topraklarından ayrılacağı umuluyordu; böylece kırsal alanda yaşanan sefalete ve artıkemek artacaktı. Reformlarla düşüşe geçen imalat sanayii istihdamında daha da. keskin bir düşüş bekleniyordu. Meksika’nın önde gelen iş dünyası dergisi El Financiero, ülkenin ilk iki yılda imalat sanayiinin yaklaşık dörtte birini, iş imkânlarının da yüzde 14’ünü kaybedeceğini dile getiriyordu. New York Times gazetesinden Tim Golden şunları söylüyordu: “İktisatçılar anlaşmanın etkisi görülmeye başlandıktan sonraki ilk beş yıl içinde birkaç milyon Meksikalı’nın muhtemelen işlerini kaybedeceklerini belirtiyor”. Bu süreçler, kâr ve kutuplaşma artarken, ücretlerin daha da düşeceği anlamına geliyor; ABD ve Kanada’nın bütün bunlardan kazançlı çıkacağını söylemekse güç değil.

Daha açık sözlü davranan savunucularının düzenli olarak vurguladıkları üzere, NAFTA’nın çekiciliği büyük oranda “neoliberal reformları sabitlemesinden” kaynaklanıyordu; ülkenin bu reformlara “kitlenip kalması”, emekçilerin hakları ve ekonomik kalkınma konularında uzun yıllardır gözlemlenen ilerlemenin tersine çevrilmesi, azınlık ve yabancı yatırımcılar zenginleşirken kitlelerin yoksullaşması ve acı çekmesi anlamına geliyordu. Londra’da yayımlanan Financial Times’a göre, bu “meziyetli ekonominin, Meksika’nın genel ekonomisine verdiği “ödül küçük oldu”; bu durum, düşük bir kalkınma sağlamış olan “sekiz yıllık kitabi piyasa ekonomisi politikasına bakılarak anlaşılabilirdi; bu süreçte büyük oranda Dünya Bankası’na ve ABD’ye atfedilebilecek eşi benzeri görülmemiş bir destek söz konusuydu. Yüksek faiz oranları Meksika’nın borç bunalımının nedenlerinden biri olan büyük ölçekli sermaye kaçışını bir ölçüde tersine çevirdi. Ne var ki sonuçta değişen pek bir şey olmadı; borçlar bugün de Meksika için giderek büyüyen bir yüktür; bu kez sorun Meksika’nın zengin sınıflarına olan iç borçlardır.

Doğaldır ki, bu tür bir kalkınma modelini “sabitleştirme” yolundaki planlar muhalefetle karşılaştı. Meksico City’den yazan tarihçi Seth Fein, NAFTA karşıtı büyük protesto gösterilerini şöyle betimliyordu: “Pek çok Meksikalı için NAFTA’nın ve ABD dış ticaretinin gerçek yüzünü simgeleyen hükümet politikalarına -bu arada, ulusun büyük çoğunluğunun saygı gösterdiği 1917 anayasasında şart koşulan anayasal çalışma, tarım ve eğitim haklarının yürürlükten kaldırılmasına- haykırışları, ABD’de çok az dikkate alınmış olsa da, baskı altında tutulanların öfkelerini oldukça net biçimde ifade ediliyordu.” Los Angeles Times muhabiri Juanita Darling, Meksika’lı işçilerin, “yabancı şirketlerle rekabete girmek isteyen şirketlerin, maliyetleri düşürme arayışlarına kurban edilen, güçlükle elde edilmiş çalışma haklarının” aşındırılmasından duydukları büyük kaygıyı bildiriyordu.

“Meksikalı Piskoposların NAFTA Bildirisi”, anlaşmayı ekonomi politikası ve bu politikanın yol açacağı zararlı toplumsal etkilerinden dolayı kınadı. Piskoposlar, Latin Amerikalı piskoposların 1992’de gerçekleştirdikleri konferansta ortaya konan kaygıyı yeniden dile getiriyorlardı; “Uğruna her şeyin feda edildiği mutlak bir değer gibi görülen piyasa ekonomisi, eşitsizliğe ve geniş bir toplum kesiminin marjinalleştirilmesine yol açmaktadır” – bu NAFTA’nın ve yatırımcı haklarına yönelik benzer anlaşmaların kaçınılmaz etkisidir. NAFTA’ya Meksika’daki iş dünyasının verdiği tepkilerse farklı farklıydı: En güçlü üyeler anlaşmayı savunuyor, daha orta hacimlilerle küçük iş çevreleri ve onların örgütleri ise kuşkucu ya da düşmanca yaklaşıyorlardı. Meksika’nın önde gelen dergisi Excelsior, NAFTA’dan yalnızca, “bugün ülkenin neredeyse tümüne hâkim “Meksikalılar’ın”, (Meksika nüfusunun yüzde 15’i, ulusal gelirin yarısından fazlasını alıyor), “Meksikalı olmayan bir azınlığın” yararlanacağını, ABD’nin “dizginlenemeyen bir sömürü ve yağmalama yoluyla ülkemizin tarihine” bir kez daha damgasını vuracağını belirtiyordu. Anlaşma ayrıca pek çok işçinin (bu arada ülkenin en büyük hükümet dışı örgütünün) ve başka grupların muhalefetiyle karşılaştı; bu muhalefet odakları anlaşmanın, ücretler, işçi hakları ve çevre üzerindeki olumsuz etkisi, ayrıca egemenliğin yitirilmesi, şirket ve yatırımcı haklarına giderek artan korumalar getirilmesi ve bugüne dek gerçekleşen kalkınmanın çökertilmesi gibi sonuçları konusunda uyarılarda bulunuyorlardı. Meksika’nın önde gelen çevreci örgütlenmesinin başkanı Homero Aridjis şöyle yakınıyordu: “Bu, Meksika’nın uğradığı üçüncü işgaldir. Birincisi askeri, İkincisi maneviydi; bu üçüncüsü ekonomik”.

Bu korkulanların gerçekleşmesi uzun zaman almadı. Meclis’teki NAFTA oylamasından kısa süre sonra, Honeywell ve GE (General Electric) fabrikalarındaki işçiler, bağımsız sendika kurmaya çalıştıkları için işten atıldılar. Ford Motor Şirketi, 1987 yılında bütün iş gücünü tasfiye etti; bunu yaparken sendikayla olan sözleşmesini ihlal etti ve işçileri bu sefer çok daha düşük fiyatlarla yeniden işe aldı. Şiddetli baskı, protestoları sindirdi. Volkswagen de 1992 yılında aynı şeyi yaptı, 14-000 çalışanını işten çıkardı ve hükümetin de desteğini alarak, yalnızca bağımsız sendika liderlerini terk eden çalışanları yeniden işe aldı. Bunlar, NAFTA tarafından “sabitleştirilen” “ekonomik mucizenin” ana unsurlarıdır.

NAFTA oylamasından birkaç gün sonra ABD senatosu, “tarihin en etkili suç önleme paketi”ni (Senatör Orrin Hatch) onayladı; bu paket, 100.000 yeni polisi, yüksek güvenlikli yerel hapishaneleri, genç suçlular için çalışma kamplarını, ölüm cezası uygulamasına devam edilmesini, ayrıca daha sert kararları öngörüyordu. Uzmanlar bu yasal düzenlemenin suç oranını daha da arttıracağını, çünkü “vahşi suçluların ortaya çıkmasına yol açan toplumsal huzursuzluğu ve bunun nedenlerini” göz ardı ettiği yolundaki kuşkularını basına bildiriyorlardı. Bu nedenlerin başta geleni, Amerikan toplumunu kutuplaştıran toplumsal ve ekonomik politikalardır ve bu kutuplaştırıcı politikalar, NAFTA’yla bir ileri adım daha atmıştır. Servet ve ayrıcalık kavramları yerine kullanılan “verimlilik” ve “ekonominin sağlığı” gibi kavramların, kazanç getirmeyen, yoksulluğa, ümitsizliğe sevk edilen ve nüfusun giderek büyüyen kesimlerine hiçbir getirisi olmuyordu. Bu kesim kentin gecekondularına hapsedilemiyorsa, başka yollarla denetim altına alınabilir.

Zapatista başkaldırısının zamanı gibi, bu yasanın yürürlüğe girme tarihi de rastlantısal değildir.

NAFTA tartışması, büyük ölçüde, hakkında pek az şey bilinen iş akışlarına odaklanıyor. Gene de asıl beklenti ücretlerin genel olarak aşağı çekilebileceği yolunda. Steven Pearlstein’ın Washington Post’ta yazdığı gibi, “pek çok iktisatçı, NAFTA’nın ödemeleri sürüncemede bırakacağını düşünüyor”du; “Meksika’daki ücret düşüşü, Amerika’daki ücretleri de aşağı çekecektir”. NAFTA savunucuları bu beklentide doğruluk payı bulunduğunu kabul ediyordu; ücret düşüşü daha az kalifiye işçileri -ki bunlar iş gücünün yüzde 70’ini oluşturuyordu- vurabilirdi.

NAFTA’nın onaylandığı meclis oylamasından bir gün sonra New York Times, ilk baskısını New York’un anlaşmadan beklentilerine ayırmıştı. Dergi oldukça iyimserdi; anlaşmayı hararetli biçimde destekliyordu. Yorumlar süreçten kazançlı çıkması beklenenlere odaklanıyordu: “Finans çevresindeki ve içerisindeki” sektörler, “New York bölgesindeki bankacılık, telekomünikasyon ve hizmet şirketleri”, sigorta şirketleri, yatırım danışmanları, şirketlerle çalışan avukatlık büroları, Halkla İlişkiler endüstrisi, yönetim danışmanlığı ve benzerleri… New York Times, bazı imalat-çıların, özellikle de basım, eczacılık gibi yüksek teknolojiyle ilgili endüstrinin kazançlı çıkabileceğini öne sürüyordu; bu tür endüstriler, büyük şirketlerin geleceğin teknolojisini belirlemelerini güvence altına almak üzere tasarlanmış korumacı önlemlerden de oldukça yarar sağlamıştı. Dergi, her nasılsa, kaybedenlerin de olacağına dikkat çekmişti; bu kesimler, “daha ziyade kadınlardan, siyahlardan ve İspanyol kökenliler”den ve genel olarak “yarı kalifiye üretim işçileri”nden oluşuyordu: Başka deyişle, çocuk nüfusunun yüzde 40’ının zaten yoksulluk sınırının altında yaşadığı, sağlıkla ve eğitimle ilgili ciddi eksikliklerin bulunduğu ve bu anlayışın “sabitleştirildiği” bir kentin çoğunluğundan.

Meclis’e bağlı Teknoloji Değerlendirme Bürosu, NAFTA’nın planlanan (ve yürürlüğe konan) çeşitlemesine yönelik çözümlemesinde, üretim kolunda çalışan ve şef olmayan işçilerin net ücretlerinin 1960’lı yıllardaki seviyelerine düştüğüne dikkat çekerek, bu durumun “gelecekte ABD’yi de düşük ücret, düşük üretkenlik düzeyine kilitleyebileceği” öngörüsünde bulunuyorlardı; halbuki, OTA, emekçiler ve tartışmanın dışına itilen öteki eleştirmenlerin önerdikleri düzenlemeler, her üç ülkenin halkına da yararlı olabilirdi.

NAFTA’nın bu yasalaştırılan biçimi, “son derece önemli gelişmeleri” (Wall Street Journal) hızlandıracaktı: Söz konusu gelişme, ABD’nin İngiltere dışında herhangi bir büyük sanayileşmiş ülkedekinden daha düşük işgücü maliyetine sahip olması süreciydi. 1985 yılında ABD, devlet kapitalizmi ekonomisine dayalı belli başlı yedi ülkenin (G-7) en büyüğü, bütün dünyanın imrendiği en zengin ülke olarak sayılıyordu. Böylesi bir ekonomi elini dünyanın istediği bölgesine uzatabilir. General Motors, Batı’da ödeyeceği işgücü maliyetinin ufak bir bölümüyle, Meksika’ya, ya da şimdilerde Polonya’ya gidip oradalarda işçi bulabilir ve yüksek vergilerle ya da başka sınırlamalarla korunabilir. Volkswagen, benzer korumalardan yararlanabilmek için Çek Cumhuriyeti’ne taşınabilir, kazancı toplayıp oradaki hükümeti maliyetlerle baş başa bırakabilir. Daimler-Benz, benzer düzenlemeleri Alabama’da yapabilir. Sermaye özgürce dolaşabilir; işçiler ve halk sonuçlara katlanırlar. Bu arada katlanarak artan denetim dışı spekülatif sermaye, hükümetlerin üretimi teşvik edici politikalarına güçlü baskılar uygular.

Küresel toplumu, düşük ücretli, düşük büyüme hızlı, yüksek kârlı bir geleceğe sürükleyen birçok etken var; bu yönelimin sonuçlarından ikisi, giderek artan kutuplaşma ve toplumsal çözülme. Bir başka sonuç ise, karar alma mekanizması özel kurumların ve bu kurumlar çevresinde birleşen yarı-resmi yapıların elinde, oldukça gerçek anlamda, demokrasinin silinip gitmesidir; Financial Times, bunu gizliden gizliye ve her türlü sorumluluktan bağımsız olarak işleyen “de facto / fiili dünya hükümeti” diye adlandırır.

Bu gelişmelerin ekonomik liberalizmle çok az ilişkisi vardır; ekonomik liberalizm, “ticaret”in muazzam bir miktarının merkezi olarak yönetilen şirket içi anlaşmalardan ibaret sayıldığı bir dünyada (örneğin ABD’nin NAFTA öncesinde Meksika’ya yaptığı ihracatın yarısı, Meksika pazarına hiçbir zaman giriş yapmamış sayılıyor) oldukça sınırlı öneme sahip bir kavramdır. Bu arada iktidarı elinde bulunduran özel girişimcilerin, geçmişte olduğu gibi, pazar güçlerinden koruma talep ettiğini ve aldığını unutmamak gerek.

Meksikalı siyaset-bilimci Eduardo Gallardo, Zapatista başkaldırısından kısa süre sonra yaptığı bir yorumda, başkaldırının etkilerinin, seçilmiş diktatörlüğün uzun süreli iktidarını çökertmeye kadar varacak oldukça geniş bir sahada görüleceğini öne sürerek şöyle diyordu: “Zapatistalar, gerçekten de Meksika kitlelerinin büyük bölümünden bir koro oluşturdular.” Meksika’da yapılan anketler, bu çıkarımı destekler niteliktedir; buna göre halkın büyük bir çoğunluğu, Zapatistalar’ın isyanlarına gösterdikleri gerekçeleri haklı bulmaktadır. Benzer bir koro tüm dünyada, bu arada zengin sanayileşmiş ülkelerde de oluşmakta; bu ülkelerdeki kitleler de çok farklı koşullarda bulunmalarına rağmen, Zapatistaların sorunlarının yalnızca kendilerine özgü olmadığının bilincinde. Söz konusu destek, yaratıcı Zapatista önderlerce, daha geniş sahalara ulaşmak ve oradaki insanları da kendi yaşamlarını ve kaderlerini kendi denetimleri altına alma yolunda ortak ya da paralel çabalar sarf etmeye yöneltmek için teşvik ediliyor. Yurt içi ve uluslararası dayanışma askerleri, vahşice olacağı belli baskılarından caydırmada hiç kuşkusuz başlıca etken; ayrıca dünya çapında da örgütlenme ve eylemcilik açısından oldukça moral verici bir örnek.

Chiapas’taki Kızılderili köylülerinin protestosu sadece Meksika’da değil, her yerde bulunan patlamaya hazır “zaman ayarlı bombalar”a yalnızca küçük bir örnek teşkil ediyor.

Noam Chomsky, Halkın Sırtından Kazanç, Özgün Adı: Profit Over People, Çevirmen: Deniz Hakyemez-Barış Zeren, Om Yayınevi, 1. Baskı, 2000, İstanbul, s. 145-156 -Bu makalenin büyük bölümü ilk olarak İn These Times dergisinde, 21 Şubat 1994’te yayımlanmıştır-

Reklamlar

One thought on “Zapatista Başkaldırısı

  1. Dünya’nın her yerinde aynı sistem.Haksızlık,adaletsizlik,merhametsizlik.Sadece silahlı başkaldırı acaba çözüm mü?Ve bu güne kadar neyi çözmüş diye baktığımızda kanlı isyanların arkasından bakıyoruz ki çözülen bir şey yok.Yahudi ve Hıristiyanlıktaki Mesih Müslümanlardaki Mehdi inancına (merak edip inceleyeniniz oldu mu bilmiyorum) baktığımızda arkasında yatan psikolojinin,insanoğlunun çözüm konusundaki umutsuzluğunu veya bir nevi çözüm konusundaki aczinin itirafı olan umudunu bu dünya aleminin sonuna erteleme psikolojisi olduğunu görürüz.Zavallı beşeriyet!!!Peygamberler ve kitaplar işte bunun için yani bu dünyanın ezilenlerine rehber olarak gönderildi.Barış ve adaletin hakim olduğu bir dünya sistemi tesis etmek için.Ama illa olmayacak ya,bu defa kitapları tahrif etmek sureti ile zavallı beşer kendi zindanını kendi yaratıyor.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s