Ahmet Davutoğlu / Yorum-Analiz / İktibaslar

Davutoğlu, Fukuyama ve Huntington’a Karşı

ahmet-davutoglu-fukuyama-huntingtonDışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 1993’de kaleme aldığı analiz, Fukuyama ve Huntington’ın “Tarihin Sonu” ve “Medeniyetler Çatışması” adlı tezlerini konu ediniyor. Davutoğlu’nun analizi ne derece doğru ne derece yanlış, yorumu okurlara bırakıyoruz.

Fukuyama’dan Huntington’a Bir Bunalımı Örtme Çabası ve Siyasi Teorinin Pragmatik Kullanımı

Siyasî karar mekanizmaları ile siyaset teorisyenleri arasında ilginç bir hukukîleştirme ve meşrûlaştırma ilişkisi olagelmiştir. Özellikle siyasî değişimin ve yeni düzen arayışlarının yoğunlaştığı dönemlerde bu ilişki tarzı daha da bir yaygınlık kazanmaktadır.

Soğuk savaş sonrası dönemde yeni dünya düzeni sloganı çerçevesinde yaygınlaşan yeni teoriler hakim siyası güçlere kamuoyu oluşturma ve meşruiyyet kazanma doğrultusunda önemli hizmetler sunmuşlardır. En çarpıcı misalini Fukuyama’nın Tarihin Sonu tezinde gördüğümüz bu ilişki türünün son örneği Huntington’ın Medeniyetlerin çatışması (The Clash of Civilizations) tezidir.

Muhteva açısından birbiriyle çelişen bu iki tez zamanlama ve ABD dış politikasının teorik zeminini oluşturmak bakımından ciddî benzerlikler arzetmektedir. Fukuyama tezinin ilk versiyonunu Romanya devriminin ve Berlin duvarının yıkılmasının oluşturduğu romantik ve iyimser bir ortamda yazmış ve serbest piyasa mekanizmasına dayalı batı liberal demokrasisinin mutlak zaferini ilan etmişti. Bu teoriye göre insanoğlunun tarih boyu süren arayışı batı liberal demokrasisinin getirdiği değerlerle nihaî mükemmeliyete ulaşmıştı. Ona göre artık bütün alternatif değer sistemleri ve medeniyet yapıları tarihin bu son evresinde batı medeniyetinin üstün değerlerine boyun eğmek zorunda idi. Bu yaklaşım yeni dünya düzeni fikrinin entelektüel zeminini oluşturdu. ABD dış politika yapılanması bu romantizm ve entelektüel zemin içerisinde sadece kendi kamuoyunu değil bütün bir dünya kamuoyunu Körfez savaşına yönlendirme ve yeni dünya düzenine şartlandırma imkanı buldu.

Bu atmosferin Bosna krizine kadar devam ettiği söylenebilir. Özellikle Körfez savaşını müteakip günlerde muhtemel kriz bölgelerinden bahsetmek yersiz bir kötümserliğin işareti sayılıyordu. Bağdat’ın bombalanmasının hemen akabinde 20-23 Mart 1991 tarihleri arasında Kanada’da toplanan International Studies Assocation tarafından tertiplenen Uluslararası İlişkilerde Yeni Boyutlar başlıklı kongreye sunduğum Medeniyet, Dönüşümü ve Siyasî Sonuçları adlı tebliğimde “Tarihin Sonu” tezinin batı medeniyetinin geçirmekte olduğu kriz sürecini örtmeye çalışan entelektüel bir çaba olarak niteleyip tenkit ettiğim zaman bu iyimser yorumculardan bu doğrultuda ilginç tepkiler almıştım. Yaklaşık 600 siyaset bilimcinin 230 ayrı oturumda ele aldığı uluslararası ilişkilerin yeni boyutları birkaçı müstesna genellikle son derece iyimser bir tabloyu gözler önüne seriyordu.

“Yeni Dünya Düzeni”nin baş düşmanı hizaya getirilmiş ve tarihin sonunu perçinleyen barış dönemi başlamıştı. Benim böyle bir ortamda batı medeniyetinin gerek felsefî, gerekse sistemik dengesizliklerden kaynaklanan krizinden ve bu krizin uluslararası sistemi etkileyen boyutundan bahsetmiş olmam rahatsızlık doğurmuştu.

Bosna’da yaşanan insanlık dramı tarihin değil bu hülyalı dönemin sonu oldu. Bosna’da Batılı ülkelerin gözetim ve denetiminde gerçekleştirilen soykırım hem batı medeniyetinin yaşadığı değer krizini hem de uluslararası sistemin çarpıklıklarını bütün açıklığıyla ortaya koydu. Böyle bir gelişme Fukuyama’nın oluşturduğu çerçeveyi geçersiz kılıyordu. Bu dengesizlik ve çarpıklıkların örtbas edilmesi için yeni teorik çerçeveler ve bu teorik çerçevelerin öngördüğü yeni suçlular ve düşmanlar gerekiyordu. Uzun süredir siyasi literatüre ciddi bir katkıda bulunamamış olan Huntington bu misyonu üstlendi ve Foreign Affairs dergisinin 1993 Yaz sayısında “Medeniyetler çatışması” başlıklı yazısını kaleme aldı.

Huntington’a göre dünya politikası yeni bir evreye giriyordu ve bu evrede ideolojik ve ekonomik çatışma yerini kültürel ağırlıklı medeniyetler çatışmasına bırakıyordu. Ona göre gelecekteki politik çatışma alanları medeniyet çatlaklarının olduğu bölgeler olacaktır. Bu yargı yazıda altı temel sebebe istinad ettiriliyor:

1. Medeniyetler arası farklılıklar sadece gerçek değil aynı zamanda temel farklılıklardır,

2. Dünyanın küçülmesine koşut olarak medeniyetler arası ilişkiler yoğunlaşmakta ve farklı medeniyetlere üye topluluklar arasındaki kültürel farklılıklar farklı şuurlanma biçimleri oluşturmaktadır,

3. Ekonomik modernleşme ve sosyal değişim ile sarsılan yerel kimliklerin yerini fundamentalist dini şuurlanma doldurmaktadır,

4. Batı toplumları dışındaki toplumlarda kitlelerin batı hayat tarzını benimseme eğilimi hızlanmakla birlikte bu toplumların seçkinleri arasında otantik ve yerel kültürlere dönüş eğilimi artmaktadır,

5. Kültürel farklılıklar ekonomik ve siyası farklılıklara göre daha zor uzlaşılabilen çatışma alanları doğurmaktadır.

6. Din ve kültür temellerini de barındıran ekonomik bölgecilik güçlenmektedir.

Görüldüğü gibi Huntington, Fukuyama’ya göre çok farklı ve zıt bir teorik varsayımdan hareket etmektedir. Fukuyama’nın aksine Huntington tarihin sonunu işaret eden evrensel bir değerler sisteminden ve uluslararası bir düzenden bahsetmiyor. Aksine ortaya çıkan bir düzensizliğin tahlilini yapmaya çalışıyor ve bu düzensizliğe yol açan çatışma alanlarının ortak zeminini yakalamaya çalışıyor. İlki Batı medeniyet değerlerinin evrenselleşme sürecinin kaçınılmazlığını vurgularken diğeri bırakın böyle bir sürecin varlığını ileri sürmeyi yerel medeniyetleri harekete geçiren alternatif süreçlerin belirleyiciliğini ortaya koymaya çalışıyor. Fukuyama’nın iddialı sözlerinin yerini Huntington’un daha gerçekçi, daha hesaplı ve çok daha politik üslubu almış görünüyor.

Fukuyama, tezini teorik cazibeye kavuşturmak için felsefeye başvuruyordu. Huntington aynı cazibe merkezini medeniyet tarihi yoluyla elde etmeye çalışıyor. Fukuyama’nın Hegel felsefesini kendi tezine payanda yapmak için kullanırken ortaya koyduğu seçici tavır Huntington için de geçerli. Huntington tarih içindeki medeniyet çatışmalarını incelerken seçici bir yaklaşımla medeniyetlerin çatışma alanlarını vurgularken medeniyetler arası kaynaşma, müsamaha ve sentez alanlarını yok farzediyor.

Huntington’ın bu yaklaşımının metodik bir hata sonucu değil önceden belirlenmiş teorik bir tercih sonucu olduğunu ortaya koyan ciddi ipuçları var. Bu teorik tercih makalenin misyonu ile yakından ilgili. Huntington bu tahlil ile batı medeniyetinin felsefi-entelektüel birikimini, sosyal kültür ve uluslararası sistem üzerindeki belirleyici vasfını göz ardı ediyor. Dolayısıyla da bunalımın vebalini ve ortaya çıkan çatışma alanlarının yükünü, tekelci batı medeniyeti tarafından hayat alanları gittikçe sınırlandırılmış yerel medeniyetlere ve otantik kültürlere yüklüyor. Böylece gelecekteki bunalımın suçluları şimdiden ilan edilmiş oluyor. Bu noktada Huntington bu tezi ile Fukuyama’nın yarım bıraktığı resmi tamamlıyor. Oluşturduğu evrensel değerler ve demokratik sistemle insanoğlunun nihaî hedefini gerçekleştiren batı medeniyeti (Fukuyama) ve detaydaki bunalımların çıkmasına sebep olan yerel kültür ve medeniyet çatışmaları (Huntington). Fukuyama’nın tezi ile batı medeniyetinin felsefi ve sistemik unsurları yüceltilirken, Huntington’ın tezi ile başta İslam ve onu takiben Konfüçyanizm olmak üzere diğer bütün kültür ve medeniyetler, çıkan siyasi huzursuzluk ve bunalımların kaynağı ve sorumlusu olarak takdim ediliyor.

Huntington bu resmi tamamlarken batı medeniyetinin iç dengesizliklerini ve bunalımlarını şuurlu bir şekilde saklamaya çalışıyor. Eğer uluslararası sistemde gerçek anlamda bir değer ve sistem bunalımı varsa bunun baş sorumlusunun bu değerlerin ve sistemin kaynağı olan Batı medeniyeti olması lazım gelirken Huntington dikkatleri diğer kültürler üzerine yoğunlaştırıyor. Bu yargısını güçlendirmek için de Fukuyama’nın Hegel felsefesini kullanmasına benzer bir şekilde Toynbee’yi eksik ve seçici bir şekilde kullanıyor ve Toynbee’nin tarihte ortaya çıkmış 21 medeniyetten altısının yaşamakta olduğu görüşünü tezine dayanak olarak alıyor. Halbuki Toynbee aynı eserinin müteakib satırlarında yaşamakta olan bu altı medeniyetin de Batı medeniyetinin baskısı altında can çekişmekte olduğunu söylemektedir. Eğer Toynbee bu tesbitinde doğru ise can çekişen medeniyetlerin evrensel bunalımlara kaynak olacak çatışmalara sebep olması imkansızdır.

Öte yandan Huntington’ın iddiasının aksine bu medeniyetler Batı medeniyetinin hakimiyet alanları altına girmeden önce çok daha müsamahalı bir ilişki içinde bulunuyorlardı. Mesela, yaklaşık beş asır aynı hayat sahasını paylaşan İslam medeniyeti ve Ortodoks alemi 19. yüzyıldaki batı değerlerinin yayılması öncesinde çok daha huzurlu ve barış içinde birlikte varlıklarını sürdürmüşlerdi.

Aynı şekilde Hindistan, İngiliz sömürgeciliğine kadar İslam ve Hindu medeniyetlerinin çok daha uyumlu ve müsamahakar bir medeniyet ilişkisine şahit olmuştu. Endülüs, İspanyol barbarların yıkımına kadar müslüman, hıristiyan ve yahudi kültürlerin dinamik bir tarzda alış-verişte bulundukları bir medeniyetler bileşkesini asırlar boyu sürdürmüştü. Antik Ari kültüründe tohumları atılan etnik bağnazlık ve dini fundamentalizm bugüne kadar hep batı medeniyetinin değişik versiyonlarının eseri olagelmiştir. Huntington’ın bugün komşuları ile kanlı ilişkiler içinde olduğunu iddia ettiği İslam medeniyeti ise tarihi hakimiyet alanlarında sürekli olarak medeniyetlerarası müsamaha ve dinamik bir alış-verişin sürdürülmesini sağlayan bir değerler bütünü ve siyasi yapılanmalar ortaya koymuştur. Bu değerler bütünü siyasi sisteme dini/kültürel çoğulculuk şeklinde aksetmişti. Son misalini Osmanlı millet sisteminde gördüğümüz yerel kültürlere yaşama ve kendini yeniden üretebilme hakkı tanıyan dini/kültürel çoğulculuk Hindistan’dan İspanya’ya kadar İslam medeniyetinin bütün versiyonlarının ortak özelliğidir.

Üslup ve muhtevadaki bu farklılık, misyondaki ayrılığı ortadan kaldırmıyor. Aksine, Fukuyama ve Huntington batı medeniyetinin hegemonyasını sürdürmek için devreye soktuğu iki ayrı yüzünü temsil ediyorlar. Bunun içindir ki, şu anda birlikte John Hopkins üniversitesinin çıkarmakta olduğu Journal of Democracy adlı derginin editörlüğünü üstleniyor olmaları hiç de şaşırtıcı değildir.

Bütün teorik önyargılarına ve yüzeyselliğine rağmen Huntington’un yaklaşımı kimi doğru unsurları içeriyor. Özellikle medeniyet farklılıklarının çıkış noktası olarak ele alınmış olması siyasî tahlilde gerçek unsurlara dönme zorunluluğunun bir yansıması olarak görülebilir. Dolayısıyla Fukuyama’ya göre daha reel bir teorik zeminin varlığından bahsedilebilir. Bu açıdan Huntington’un tezi kimi doğru un­surları da barındıran teorik bir zeminin siyası pragmatizmin gerektirdiği sonuçlara varabilmek için ne ölçüde yozlaştırılabileceğinin çok kötü bir misali. Medeniyet merkezi kavramı etrafında renklendirilen ve seçici de olsa, kimi doğru bilgi ve yorumların da serpiştirildiği bir teori nihayetinde muhayyel bir İslam-Konfüçyanizm ilişkisini ve bu ilişkinin batı medeniyeti için ortaya çıkardığı tehdit unsurlarını delillendirmek için kullanılıyor.

Bu delillendirme esnasında da siyasî gerçekler yine önyargılı bir tarafgirlikle kullanılıyor. ABD’nin askeri teknoloji ve silah ticareti konusundaki tekelci hegemonyasını gözardı eden Huntington, Çin’in bazı İslam ülkelerine ciddi miktarda silah satmakta olduğunu iddia ediyor.

Halbuki genelde dünya silah ticaretinin özelde İslam ülkelerine ve güneye yönelik ticaretin aslan payı ABD’nin elindedir ve bu pay gittikçe süratli bir şekilde genişlemektedir. ABD’nin Güney’e (Üçüncü Dünya ülkeleri) yönelik silah ihracatı 1992 yılında 59 milyar dolara ulaşmış bulunmaktadır. Körfez Savaşı sonrasında sadece Suudi Arabistan’ın aldığı silah tutarı 21 milyar doları geçmiş bulunmaktadır. Buna mukabil 1980 sonrasında ekonomik reformlara önem veren Çin, askeri harcamalarda önemli kısıntılara gitme temayülü içine girmiş bulunmaktadır. ABD’nin son olarak İran’a ticarî sefer yapan Çin gemileri üzerinde yaptığı denetleme, gerek bu gemilerin kimyasal silah malzemesi taşıdığı iddiasında bulunan Amerikan istihbaratının, gerekse gittikçe yaygınlaşan Huntington benzeri teorilerin temelsizliğini ortaya koymuştur.

Öte yandan Çin; son dönemde İslam dünyası ile ilgili bütün temel meselelerde olumsuz bir tavır sergilemiştir. Çin gerek 1991 yılında BM’deki Siyonizm ile ilgili oylamada gerekse son Bosna krizinde İslam dünyasının genel taleplerinin karşısında bir tavır sergilemiştir. Uluslararası forumlarda bu tavrı gösteren Çin, ülke içinde de Müslümanlara yönelik baskılara özellikle 1990 sonrasında büyük bir hız, kazandırmıştır.

Objektif verilere dayanmayan İslam-Çin ittifakı ve tehdidi tezinin temelde iki hedefe matuf olduğu söylenebilir. Huntington bu yeni tehdit tanımlaması ile bir taraftan Amerikan silah üretim ve ticaretinin hızlanmasını hukukileştirmekte, diğer yandan İslam dünyası ve Çin ile problemleri olan Hindistan benzeri bölgesel güçlerin konsolide olmasını ve batı ile işbirliğine yönelmesini sağlamaya çalışmaktadır.

Huntington’un Türkiye ile ilgili tesbitlerinin ise özellikle Türk aydınları tarafından büyük bir dikkatle değerlendirilmesi gerekmektedir. Yaşadığı kimlik ve medeniyet krizi açısından Türkiye’yi, Meksika ve Rusya ile karşılaştıran Huntington Türk elitinin ve toplumunun batı doğrultusunda bir medeniyet değişimini istediğini fakat batı medeniyetinin hakim unsurları tarafından reddedildiğini ifade etmektedir. Türk toplumunun fikrî ve siyasî önderlerinin en büyük zaafı kimlik, medeniyet tanımlaması konusunda kendine güveni olmayan ve kararsız bir tavır sergilemeleridir. Bir elitin en önemli misyonu mensubu bulunduğu topluma geleceğe yönelik bir stratejik ideal tanımlaması yapabilmesidir. Türk toplumunda son iki asırdır yaşayan elit-kitle ilişkisi son derece çarpık bir düzlem üzerinde gelişmiş ve parçalanmış bir top­lum yapısı ortaya çıkarmıştır.

Bu parçalanmış ve belirsiz toplum idealinin en önemli sebebi güçlü bir medeniyet birikimine sahip bir toplumu başka bir medeniyete kuyruk yapmak isteyen elitin yaşadığı psikolojik dengesizlik halidir. Bu dengesizlik eğitim ve medya kanalları yoluyla toplumun geneline yansıtılmış ve bugün kendini herhangi bir düzeyde tutarlı bir şekilde tanımaktan aciz bir bunalım toplumu ortaya çıkmıştır. Türkiye kapsamlı bir kimlik yenilenmesi ve medeniyet ihyası sürecine girme cesaret ve becerisini gösteremezse gelecekteki teorisyenler bu toplumu ya tarihin sonunun kurbanları ya da medeniyetler çatışmasının suçluları arasında zikredecektir.

Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu – İzlenim, 10. Sayı, Ekim 1993

Akilvefikir’in notu: Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Akilvefikir’in editöryal çizgisini yansıtmayabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s