Felsefe-Düşünce / Turgay Bakırtaş / İktibaslar

Seküler Türk Aydınının Yürek Dağlayan Hikâyesi

türk-aydını-2Aydın, elbette çağının meseleleri hakkında fikir beyan eder, içinde yaşadığı toplumun analizini yapar. Ancak bunun bir numaralı ve vazgeçilmez kuralı, o toplumun dilini, dinini, kültürünü, sanatını ve hafızasını ondan çok daha iyi derecede bilmektir…

Norman Gary Finkelstein ismi muhtemelen birçoğunuza yabancı gelecektir. ABD’li Yahudi bir profesör olan Finkelstein, siyaset bilimi alanında oldukça yetkin bir hoca olmasının yanında, karşısına çıkana ecel terleri döktürecek kadar sıkı bir polemikçi ve aktivisttir.

Finkelstein’ı dünya çapında tanınır bir isim yapan en dikkat çekici özelliği ise, ailesinin neredeyse tamamını Yahudi soykırımı esnasında kaybetmiş olmasına rağmen dünya üzerindeki en sert İsrail ve ABD muhaliflerinden biri olması. Günümüzde İsrail ve ABD eliyle yaratılmış bir “Holokost Endüstrisi” olduğunu ifade eden Finkelstein, Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren bu iki ülkenin Yahudi soykırımı karşıtlığının “tamamen bir ahlaksızlık” olduğunu söylüyor.

Profesörü benim için önemli kılan asıl husus ise, gerçek anlamda bir “aydın” profiline tam anlamıyla uyan az sayıdaki insandan biri olması. Finkelstein bir meseleye, bir insana, bir fikre karşıysa, o meseleyi, kişiyi ya da fikri öyle derinlemesine inceler ve minicik detaylara kadar öylesine sağlam bir malûmat edinir ki, saldırdığı meselenin savunucuları perişan bir vaziyette kalakalırlar. Bu yönüyle “bir şeye karşı olmak için önce onu etraflıca tanımak gerekir” ilkesinin en iyi örneklerinden biridir.

Bir başka isim, Eduardo Galeano… “Latin Amerika’nın hafızası” diyebileceğimiz bu büyük yazar da gerçek anlamıyla bir aydındır. Sadece Latin Amerika’da değil, dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir olay hakkında fikir beyan etmeden önce gerekirse aylarca okuyan, araştırma yapan; bir fikri dile getirmeden önce onu uzun süre kafasında taşıyan, eviren çeviren ve nihayetinde mükemmel hale getiren bir adam. “Yahudi avı bir Avrupalı sporu olmasına karşın, hesap bu meseleye hiç bulaşmamış olan Filistinlilere ödetiliyor” diyebilen bir kalbi, vicdanı da var.

Önce Finkelstein’ı, ardından Galeano’yu, sonrasında Terry Eagleton’ı, John Gray’i, Tony Judt’u, Susan Sontag’i ve diğerlerini anmama vesile olan kişi, Türkiye’deki kara cahil seküler entelijansiyaya örnek gösterebileceğimiz Pınar Kür oldu. Kür, en az kendisi kadar jakobenlik potansiyeli taşıyan Enver Aysever’in CNN Turk’teki programında “Bence başörtülü kadınlarla porno dergilere poz verenler arasında bir fark yok, ikisi de erkeklerin dikkatini çekmeye çalışıyor” dedi. Üstüne de gelebilecek bütün eleştirileri anında bertaraf edebilen sihirli cümleyi sarf etti, “Benim nenem de başörtülüydü”.

Pınar Kür ve muadillerinin bu gibi davranışlarını bir saygısızlıktan çok, ağır bir “cehalet beyanı” olarak değerlendirmek gerekiyor. “Okuma yazma bilmemek” babında değil, “İçinde bulunduğu toplumdan bîhaber bulunmak, neyin nerede konuşulacağını kestirecek zekâdan yoksun olmak, yalnızca kendi steril fanusunda yaşamak” anlamında bir cehalet bu. Ne yazık ki kendisini Kemalizm’in, laikliğin, ulusalcılığın ve bağnaz solculuğun ılık sularına bırakmış onlarca “aydın” bu çamurun içinde debelenip duruyor.

Şöyle geriye doğru kısa bir tur atalım isterseniz. Bir önceki yazımda da değindiğim Aziz Nesin’den başlayalım. Milleti aşağılama arzusuna gem vuramayanların yangın anında bastıkları ilk düğme olan Nesin, hepi topu “Şeriata karşıyım çünkü Anayasa’ya aykırı” kabilinden cümleler kurabilecek kapasitede bir “aydın”dı. Şeriat ne demektir, İslam dininin dünyevi meselelere yaklaşımı nasıldır gibi sorulara verecek en ufak bir cevabı bile yoktu. Bunlar hakkında bilgi sahibi olunması gerektiğini bile düşünmüyordu muhtemelen.

Biraz daha ilerleyin ve Mine Kırıkkanat’ı hatırlayın. Radikal’deki 27 Temmuz 2005 tarihli köşesinde elifi elifine şunları yazmıştı Mine Hanım;

Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı!

Kırıkkanat, mensubu olduğu “aydınlık” tarafın diğer üyelerinden ayrı olarak, yalnızca halkını tanımamakla kalmıyor, ondan bir de nefret ediyordu. Ve yine diğer “aydınlardan” farklı olarak bir çözüm önerisi sunuyor, halka “balık yemesini” tavsiye ediyordu. Çünkü bu sayede bir ihtimal hart hurt kaşınan, vücudu kıllarla kaplı insanlar olmaktan kurtulabilirlerdi. Kırıkkanat’ın dokuz sene önce söylediği bu sözlere itiraz edenlerin, “O kadar da değiliz ya” diyerek kendini ayıranların ise geçtiğimiz hafta Tayfun Talipoğlu kılığında hâlâ “o kadar da” olduklarını gördük. Bir farkla, balığın yerini çinkolu ekmek almıştı.

Hocaların hocası, dünyanın ennnnnn mükemmel Sümeroloji uzmanı Muazzez İlmiye Çığ da, Bakırköy Kültür Merkezi’nde Atatürkçü Düşünce Derneği toplantılarına katılmadığı zamanlarda bizleri aydınlatan güzel insanlardan biri bildiğiniz gibi. Yaşadığı toplumun gerçeklerine Fransız kalamayan her aydın gibi o da yakın zamanda kanayan bir yaraya parmak basmış ve şunları söylemişti;

Günümüzde kadınların kullandığı başörtüsü, Sümerler’de mabet fahişeleri tarafından kullanılıyordu. Sümerler tanrıları kızdırmamak için mabetlerde düzenledikleri törenlerde mabet fahişelerinin diğer rahibelerden ayrılması için başörtüsü taktırıyordu, bizim başörtümüzün kökeni de oradan geliyor.

Çığ’ın bu “son derece bilimsel” çıkarımları azıcık aklı olanı sabahlara kadar ağlatacak kapasiteye sahipti. Ne var ki kendini “aydın ve çağdaş” olarak tarif eden, ancak Sümerlerle de, onların yaşayışlarıyla da hiçbir şekilde ilgilenmeyen çok geniş bir kitle ağlanacak halini matah bir şey sanıp gururlanmakla meşguldü.

Hakkını yemek istemediğim, gerçekten de iyi bir piyanist olan Fazıl Say da bu yazıda anılmayı fazlasıyla hak eden bir başka isim. Özellikle sosyal medyayı etkin kullanan Say, fikirlerini ifade ederken genele nazaran çok daha kısa cümleler kuruyor. “Muezzin 22 saniyede okudu aksam ezanini yahu. Prestissimmo con fuco!!! Ne acelen var? Sevgili? Raki masasi?” gibi… (Aynen aktardım, yazım hataları kendisine aittir)

Fazıl Say’ın bu sözleri de bir başka cehalet beyanıydı aslında. “Dünyanın sayılı müzisyenlerinden” biri olarak hayatını Türkiye’de geçiren Say, ezanların makamlarının farklı olmasından da, akşam ezanının hızlı okunduğundan da habersizdi. Sorun da tam olarak bu zaten. Bu ülkede yaşayıp, bu ülkede yazıp çizip, bu ülke insanıyla muhatap olmalarına karşın onların inançlarını, yaşayışlarını, kültürlerini bilmiyorlar. Ben hayatı boyunca alkolle ilişki kurmamış bir insan olarak rakının neyle birlikte içildiğini, viskinin ne tür bardağa ne kadar konulduğunu, hangi biranın diğerinden iyi olduğunu, tekiladan sonra limon ve tuz yalandığını biliyorum mesela. Bunun için özel bir çaba harcamadım, barlara ya da meyhanelere gidip saatlerce gözlem yapmadım. Gözümü açıp hayatı izlemek yeterliydi. Ama mesela Nil Karaibrahimgil gibi ünlü bir şarkıcı çıkıp “Neşet Ertaş’ı tanımıyorum” dedi bu ülkede. Hani bir insanın Davut Sulari’yi ya da Kazancı Bedih’i tanımamasını anlarsınız da, Türkiye’de yaşayıp da Neşet Ertaş adını duymamış olmasını -üstelik bir müzisyenin!- Galeano ve Finkelstein gibi adamlara açıklayamazsınız.

İsmini zikrettiğim tüm bu kişiler aynı noktaya işaret ediyor; milletine hakaret edenlerin onu zerre kadar tanımadığına. Bunun başka bir açıklaması yok. Aydın, elbette çağının meseleleri hakkında fikir beyan eder, içinde yaşadığı toplumun analizini yapar. Ancak bunun bir numaralı ve vazgeçilmez kuralı, o toplumun dilini, dinini, kültürünü, sanatını ve hafızasını ondan çok daha iyi derecede bilmektir; “Başörtüsünü fahişeler takardı” gibisinden pespaye ve saygısız cümleler kurmak değil.

Eh, madem o kadar Galeano dedik, üstadın Kucaklaşmanın Kitabı’nda yer alan ve tam da seküler aydınlarımızın halini özetleyen alttaki satırlarını paylaşalım. Paylaşalım ki isimlerini ayrıca anamadığım Serdar Turgut, Levent Üzümcü, Müjdat Gezen, Banu Avar, Binnaz Toprak ve diğerlerinin gönlü kalmasın;

Olabilecekken olamayanlar

Dil değil, lehçe konuşanlar

Din değil, kör inanç sahibi olanlar

Sanat değil, süs eşyası yaratanlar

Kültürleri değil, folklorları olanlar

Adları değil, numaraları olanlar, yani

Hiç kimseler…

Turgay Bakırtaş

litost.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s