Felsefe-Düşünce / T. Suat Demren / İktibaslar

Gazalî, İbn-i Rüşd’ü Döver mi?

ibni-rüşd-gazali-felsefeHakikatte ne Gazali felsefeyi yıkmak istemiştir, ne de İ.Rüşd salt rasyonalist bir akılcı olarak İslam dairesinden çıkmıştır. Aksine Gazali ile İ.Sina / İ.Rüşd dünyevî ilimlerde tam bir ittifak içindedirler. Yani akıl ve müspet ilimler noktasında çoğunlukla aynı düşünürler.

Birçok yerde bu durumla karşılaşıyorum. Nedir bu durum? Gazali ve İslam felsefecileri arasındaki ihtilaf, İbn-i Rüşd’ün ünlü savunması ve neticede ortaya saçılan bir takım önyargılı düşünceler.

Epey önce bir tartışma sırasında yapılan atıf ile Erdal Şafak’ın Papa konusu gündemde iken yazdığı bir yazısını okumuştum. Orada Şafak’ın yazısında aynı konu ile ilgili oldukça bilinçli yapılmış olduğunu düşündüğüm bir hata vardı. Şöyle diyordu Erdal Şafak:

Gazali’nin “Filozofların Yıkımı” kitabına “Yıkımın Yıkımı” eseriyle meydan okuyan İbn Rüşd.

Bu kadar cehalet tahsille olur diyeceğim ama burada cehaletten öte bir kasıt var. Ama bu kasıt Erdal Şafak’ta değil.

Erdal Şafak’ın ne Gazali’yi ne de İ.Rüşd’ü okuduğunu sanmıyorum. Muhtemelen biryerlerde okuduklarını yazısına yansıtmış. Bir kere Gazali’nin kitabının adı “Filozofların Yıkımı” değil “Filozofların Tutarsızlığı”dır. Orjinal adı “Tehafüt-ül felasife” dir. İ. Rüşd’ün kitabının adı da “Yıkımın yıkımı” değil “Tutarsızlığın tutarsızlığı”dır. Bu kitabın orjinal adı da “Tehafüt-üt Tehafüt”dür. Erdal Şafak’ın yazısının diğer kısımlarında yazdıkları ayrıca tartışılabilir, ama bu hata ya da kasıt yenilir yutulur birşey değil. Bu kitaplara bu isimleri “takanlar” bizim pozitivist felsefecilerimizdir. Bu kasıtlı hata üzerinden güya “Gazali fesefeyi yıkmak istedi” gibi bir intiba uyandırılmak isteniyor.

Bu hatayı görmezden gelirsek, Şafak özetle İ.Rüşd’ün akılcılığı temsil ettiği, Gazali’nin ise felsefenin “inanç bozduğu” gerekçesiyle insanlar için kötü birşey olduğunu savunduğundan dem vurarak İslam tarihindeki akılcılık konusunda -Gazali konusunda haksız da olsa- Papa’ya haklı bir ders veriyor.

Yani bir kesim İ.Rüşd’ü katıksız bir Aristo’cu, akılcı ve rasyonalist olarak gösteriyor, -ki aslında İ.Rüşd hiç de katıksız bir Aristocu değildir ama Aristo ile İslam’ı uzlaştırmaya çalıştığı da doğrudur- diğer bir kesim de İ.Rüşd’ün fikirlerini tehlikeli buluyor, Gazali’nin neye itiraz ettiğini bile bilmeden Gazali yanında safını sıklaştırıyor ve İ.Rüşd’e feveran ediyor. Üstüne üstlük Batı dünyasının İ.Rüşd’den işine yarayanları alması ve onu yıllar sonra güya “Averroes” diye adlandırmasını İ.Rüşd’ün suçu imiş gibi göstermeye çalışıyor. Bu anlamlı olmadığı gibi son derece de haksız bir söylem. (Hem Batı sadece İ.Rüşd’den birşeyler almadı, aynı oranda Gazali’den de aldıkları var Batı’nın.)

Hakikatte ne Gazali felsefeyi yıkmak istemiştir, ne de İ.Rüşd salt rasyonalist bir akılcı olarak İslam dairesinden çıkmıştır. Aksine Gazali ile İ.Sina / İ.Rüşd dünyevî ilimlerde tam bir ittifak içindedirler. Yani akıl ve müspet ilimler noktasında çoğunlukla aynı düşünürler.

Ayrı düşündükleri konuların hemen tamamı metafizik alandaki birtakım hususlar, yani teolojik bazı konulardır.

Aynı tartışmada yine aynı okur, yazısında Erdal Şafak’tan yaptığı alıntının altına, güya gelenekten yana tavır almak için bir siteden şu alıntıyı yapıyor:

İbni Rüşd, İspanya’nın hristiyan tarafına geçerek, İspanya kralının önünde diz çöküp İslam’dan çıkmıştır.

Bu da bir iftiradan başka birşey değil. (“Ama Gazali İ.Rüşd’ü tekfir etmişti” denmesin, Gazali öldüğünde İ.Rüşd daha doğmamıştı.)

Bu satırları yazanın İ.Rüşd’ün felsefesinden zerre kadar birşey okuduğunu bile düşünmüyorum. İ.Rüşd sağlam bir müslümandır. İ.Rüşd’ün felsefesinde Peygamberlik haktır, ona göre hakikate ulaşma yolunu kitlelere benimsetmek ancak nübüvvet ile olur. İ.Rüşd nübüvvetin yanında bazı havvas kimselerin akıl ile ve nefs ile mücahede ederek, tefekkür yoluyla da hakikate ulaşacaklarını söyler. Herhalde bazıları bu “faal akl” olgusunu bizim zihnimizde bulunan kişisel akıl sanıyorlar. Bunu bile anlayamıyorlar. Derinliğine vakıf olabilecek kabiliyete sahip olmayan insanlar, felsefenin çetrefilli meselelerini ancak böyle anlayabiliyor demek ki.

Hakikate ulaşmanın farklı yollarını anlatan, İ.Tüfeyl’in Hayy bin Yakzan adlı bir felsefi romanı var, şurada onun kısa bir özetini yapmıştım. Oradan okunduğunda da görüleceği gibi Felsefe ile Din, doğru yorumlandığında aynı Hakikat’e ulaşmak için farklı yöntemler uygular ve nihayetinde aynı Hakikat’e ulaşır.

Din evrensel ilkeleri koyar ve hudutları çizer. Hakikat’e ulaşmak ise bireyin kendi çabası ile olur. İlgili hikayedeki ana kahraman “Hayy” Hakikat’in bilgisine, önce gözlem ve akıl, sonra da müşahede ile varırken yine hikayedeki diğer kahraman “Absal” da, Peygamber’in tebliği ile varır. Peygamber’in getirdiği bilgilerin anlam ve hikmetlerini araştırırarak Hakikat’ın bilgisine ulaşır.

Sanıldığı gibi Gazali ile Farabi ve İ.Sina arasındaki ihtilaf derin değildir. Başka hususlar olsa da asıl üç önemli noktada Gazali onlara karşı çıkmıştır; bunlar da alemin kıdemi, cismani haşr ve Allah’ın ilminin kapsayıcılığı konularıdır. Gazali bunların tamamında da haklıdır, ama İ.Rüşd’de Gazali’nin ölümünden yıllar sonra “Tehafüt-üt Tehafüt”ü ile çok iyi bir savunma yapmıştır.

Felsefenin  ateşin zekaları arasındaki bu müthiş tartışmalara akılları yetmeyenler pervasızca İ.Rüşd’e saldırıyorlar. Herşeyden önce bu suçlamayı yapanların İ.Rüşd’ün “Tehafüt-üt Tehafüt” ünü alıp sindire sindire okumaları lazım ki, bu ağır suçlamalarının ne kadar anlamsız bir şey olduğunu kavrasınlar.

Haddime değil fikrimi beyan etmek ama bu tartışmada Gazali’yi haklı görürüm. Fakat Gazali filozofları bu ihtilaf yüzünden tekfir ederken haksızdır. Bu tekfirde Gazali El-İktisad’da kendi koyduğu ölçüye riayet etmemiştir. Bu ölçüyü şöyle ifade eder Gazali: “İki şahadeti dili ile söyleyip, kalbi ile iman eden bir kişiyi tekfir etmekten daha zor ne olabilir?” İşte Gazali kendi koyduğu bu ölçüye uymayarak tekfirini yapmıştır. Gazali bir peygamber değildir, hata yapabilir; burada hata yaptığı gibi. (Ayrıca hepimiz biliyoruz ki İslam dünyasında bir tekfir hastalığı vardır.)

İslam semasının yıldızlarının arasındaki bu son derece verimli ihtilaftan dolayı etiketleme yapmak neden? Bir taraf akıl uğruna İ.Rüşd’e sarılıyor, diğer taraf buna reddiye olarak İ.Rüşd’ü İslam dairesinin dışına atmaya çalışıyor. Bir yazar, İHL’de hocasının İ.Rüşd’den İ.Puşt diye bahsettiğini, bu önyargı ile yıllar yılı İ.Rüşd’den mahrum kaldığını yazmıştı. Hayret birşey. Gazali yaptığı tekfire rağmen kendisine dayanarak İslam felsefecilerine ve onları savunan İ. Rüşd’e böyle cahilce suçlamalar yapıldığını görüyorsa herhalde mezarında ters dönüyordur.

Bir yazı aktarmak istiyorum; müslüman felsefecilere, bir İslam aliminin nasıl baktığına güzel bir delil.

Benim uzun uzun anlatamayacağım bir şeyi Mustafa İslamoğlu bir köşe yazısında çok daha güzel anlatmış:

YÖK’ün yasakçılığıyla ünlü başkanı “Gazzali’nin İbn Rüşt’ü yenmesine bir kez daha izin vermeyeceğiz” gibisinden oldukça garip bir şeyler söylüyordu. Farabi ve İbn Sina’yı da diline dolayan aynı şahsın özel “görevi” ve kamuoyundaki imajı gözönüne alındığında, böyle ilmi konuların ağzına hiç yakışmadığı takdir edilecektir.

[…]

Sahi sizce YÖK’ün başındaki zat Gazzali’yi, ya da safında taraf tuttuğu İbn Rüşd’ü okumuş mudur? Gazzali’nin İbn Rüşd’ü yenmesinden söz ederken, sakın onları rakip takımlarda top koşturan futbolcu, ya da birbirine rakip iki boksör falan sanıyor olmasın?!

Olur a! İslam semasının iki felsefe devinin (Gazzali’yi okuyanlar onu neden “felsefe devi” olarak nitelendirdiğimizi de anlarlar) arasındaki oldukça verimli ilmi tartışmayı “yenmek-yenilmek” sözcükleriyle anlıyorsanız, sizin maksadınızın başka olduğu ortaya çıkar.

Peki, İbn Rüşd’den, YÖK’ün tepesindeki zatın ve o kafadakilerin istismarına elverişli bir şeyler çıkar mı?

Hiç ama hiç sanmıyorum. Yine bilmeden, öylesine edilmiş bir laf bu. Görüldüğü kadarıyla bu lafı eden kişi, daha Gazzali’nin (öl. 1111) İbn Rüşd’le (doğ. 1126) aynı çağda yaşamadığını bile bilmiyor. [..]

Gazzali ne kadar İslam’ın ürünüyse, İbn Rüşd de, Farabi ve İbn Sina da o kadar İslam’ın ürünüdür. Laikçi kafa kendisi için kullanmaya elverişli isim ararken dahi, İslam ümmetinin dağarcığına başvurmaktan başka çıkış yolu olmadığını, kendisi de görüp utanıyor mu acaba? Bu gerçekten ibretlik bir durum.

Oysa ki bu kafa, ille de kendisine bizim diyarlardan kök arayacaksa, bunun yaşı üç çeyrek yüzyılı aşamaz. Ve bu kafanın bu topraklardaki geleceği de pek parlak görünmüyor. Çok değil bir çeyrek yüzyıl sonra bu kafayı müzelerde tarihe karışmış gayr-ı tabii bir “ürün” olarak ibret-i âlem için sergilenirken görürseniz, şaşırmayınız.

İbn Rüşd’den bu kafa için malzeme çıkmaz, demiştik. Mesela İbn Rüşd’ü İbn Rüşd yapan hacmi küçük fakat değeri sırf kendi literatürümüzün değil, tüm dünya ilim literatürünün baş yapıtlarından biri olacak kadar büyük olan Faslu’l-Makal’inin tam adı nedir biliyor musunuz:

Faslu’l-Makâl fî-mâ Beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şeriati mine’l-İttisal

Bu ismi Türkçe’ye, biraz serbestçe şöyle tercüme edebiliriz: “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi”

İbn Rüşd’ün başyapıtının sadece ismi bile, YÖK’ün başındaki zatın ve o kafadakilerin kanlarını beyinlerine sıçratması gerekmez mi?

Ne diyordu: “Gazali’nin İbn Rüşd’ü yenmesine bir kez daha izin vermeyeceğiz!”

Şu haydarane naraya, şu hiddet ve celadete bakınız!..

“Breh!.. breh!..” mi, yoksa “Vah…vah…”mı çekelim?

Bir numaralı eseri Şeriat’la akıl arasındaki ilişkinin koparılamazlığına dair olan İbn Rüşd’ün yanına ne kadar yakışır bu kafa? Ya da bu kafanın İbn Rüşd’ün yanında yer alıyor görünmesi ne kadar samimidir?

Bütün bunların “samimiyet”le değil “cehalet”le ilgili olması da ihtimal dahilindedir. [..]

Bu nasıl bir şaşkınlık ki “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi” adlı bir eseri bulunan bir İslam filozofuna bu şekilde -daha yukarıda alıntıladığım- ağır sözler söyleniyor, o da yetmiyor İslam dairesinin dışına atılıyor?

İslam düşünce semasının yıldızları böyle harcanmaya kalkılmamalı. İslam düşüncesi durağan bir düşünce değildir; bu düşüncenin üç ana ekolü her daim birbirlerini reddetmeden varolagelmişlerdir. Bir önceki dönemde Diyanetten sorumlu bakanlık görevinde bulunan ve İslam felsefesi konusunda yetkin bir uzman olan Prof. Mehmet S. Aydın Hoca geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda “İslam ötekilerle (diğer dinlerle) aynı süreci yaşamadı” sorusuna şöyle cevap veriyor:

Ernest Gellner “İslam’ın üzerinden tarih geçmedi” diyor. Bu, İslam’ın tarihi yok demek değil. Tarihte bazı olaylar ortaya çıkıyor, din onlarla hesaplaşıyor ama çok kere geri adım atarak kendisini kurtarıyor. Veya kurtardığını zannediyor. Bir tek İslam kendisine sunulan her yeniliği kabul etmiyor. Ben ilkelerimle yenileşmeyi sürdürmek istiyorum diyor. Bu Batı için anlaşılması kolay olan bir şey değil.

İslam’a bu özgüveni veren İslam düşünce geleneğidir. Değerli araştırmacı-yazar Mustafa Akyol da bir yazısında “ABD’nin önde gelen Hıristiyan liderlerinden biri olan — ve aslında İslam’a da pek sıcak bakmayan — Patrick Buchanan’ın “Vakti Gelmiş Bir Fikir” başlıklı yazısında enteresan teşhisler var.” dedikten sonra P.Buchanan’ın ilgili yazısından şu alıntıyı yapıyor:

Hıristiyanlık Avrupa’da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha önce başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor… [İslami savaşçıları görünce] Victor Hugo’nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil: “Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.” Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir. Tek bir Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun elçisi olduğuna, İslam’ın yani Kuran’a teslimiyetin cennete giden tek yol olduğuna ve Allah’a bağlı bir toplumun şeriata göre yönetilmesi gerektiğine inanıyorlar… Milyonlarca Müslüman insan [onlara sunulan] Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün onmilyorlarca Müslüman bunu reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam’daki köklerine dönüyorlar. Açıkçası, İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık verici.

İslam, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda. Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve İran’daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967′de Nasırizm’i safdışı etti ve Arafat’ın veya Saddam’ın milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor.

İslam şüphesiz bu direnişi aslî kaynaklarına borçlu, ama 1400 yıllık büyük geleneğin de bunda çok önemli bir payı var. Bugün teolojik argümanlarımızla kozmolojik bilgilerimizi karşılaştırdığımızda Gazali’nin “varlık felsefesine” yakınlaşıyorsak, kulaklarımızda “Gökkubbenin altında söylenmemiş bir şey yok” sedası yankılanıyorsa, Astrofizikçi Robert Jastrow ünlü eseri “God and the Astronomers” in girişinde “Aklın gücüne olan inancıyla yaşayan bilim adamı için hikaye, kötü bir rüya gibi son buluyor. Bu bilim adamı bilinmeyen o dağa tırmanmaktadır, zirveyi ele geçirmek üzeredir, son kayaya tutunup kendini yukarı çektiğinde ise orada yüz yıllardır oturmakta olan bir grup din adamıyla karşılaşır.” diyorsa öğretimizin tüm boyutlarını sahiplenmemiz gerekmez mi?

İnşaallah geleneğimizin tüm düşünce ekollerini benimser, farklılıkları zenginlik olarak görür ve yeni bir ivmeyle bu öğretiyi geleceğe taşımayı becerebiliriz..

Zaman kısa, yol uzun.. Bunun farkında olmak dileğiyle..

T. Suat Demren – 09 Aralık 2007 / derindusunce.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s