Din / Hasan Köse / Yazarlar

Das Kapitalist Müslümanlık  

köşe2-hasanköseAntikapitalist bir duruş sergileyeyim derken “Das Kapitalist bir Müslümanlık” türüyor. Bu bir eklektik durum olmanın ötesinde sığ bir entegrasyondur. “Hz. Muhammed aslında Marks’ın işaret ettiği yere varmak istiyordu” demek anlamına gelen bir yaklaşım sergileniyor…

Katolik Hristiyan dünyasının bir önceki ruhani lideri Papa Benedict “…kapitalist düzenin zayıfladığını, yeni bir ekonomik sistemin oluşturulması gerektiğini, ekonomik krizin kapitalist sistemin zayıflardan yana olmadığını açıkça gösterdiğini…” açıklamış ve “…yeni bir ekonomik model üzerinde çalışılmasının gerektiğini” söylemişti.

“Papa XXIII. John 11 Eylül 1962 Vatikan Konsili’nde; Kilisenin herkesin Kilisesi ve özellikle de yoksulların Kilisesi olması” gerektiğini söyledi ve çağrısı özellikle Latin Amerika da ciddi bir karşılık buldu, Papalık; Hıristiyan teolojisi açısından Temmuz 1967’de yoksulluğun üç halini ortaya koyarak yoksulluk ve açlığa karşı ciddi bir tavır aldı.

1- Maddi yoksulluk: İnsanın en temel ihtiyaçlarını karşılayacak gerekliliklerden yoksun olmasıdır. Bu yoksulluk, İncil’in verdiği mesaj açısından, büyük bir rezalettir. Tümüyle Tanrının arzusuna aykırı olan bir durumdur.

2- Manevi yoksulluk. Bu öncelikle dünyevi şeyleri terk anlamına gelmez, daha çok Tanrının iradesini kabul etme yaklaşımıdır. İncil bunu “manevi çocukluk” olarak adlandırır, dünyevi şeylerden feragat, bunun bir sonucudur.

3- Bütün Hıristiyanlarda olması gerektiği varsayılan yoksulluk. Hıristiyanlar kendilerini “yoksullarla birlikte ve yoksulluğa karşı” ifade etmelidir…”[1] Tespitlerini yapmıştır.

Şimdi Papa Benedict; yüksek kâr, sınırsız tüketim ve sonuçları düşünülmeksizin rekabeti salık veren kapitalist sistemin toplumun en temel ihtiyaçlarına cevap verme konusunda yetersiz kaldığı ve “sosyal patlamalara/fitneye neden olduğunu” da söyleyerek yoksulluğun kaynağını da deşifre edip, “yeni bir ekonomik model için yaratıcı fikirlere sahip insanların desteklenmesini, oluşacak yeni düzenin ahlaki yapıya dayalı bir ekonomik model” olması gerektiğini söylüyordu. Son Nebi Hz Muhammed’in varisleri bu konularda ne diyor diye baktığımızda iki yaklaşım görüyoruz;

1- Serbest piyasayı kapitalizmle özdeş görüp Nihat Genç’in dediği gibi, kapalı çarşı ile AVM’leri bir görüyorlar. Bunlar AVM’lerin sahiplerini, satılan malların çoğunun yabancı ve tek, müşterilerin çoğunun yerli, yani döviz çıktısı olduğunu, kapalı çarşının sahiplerinin dükkân sayısına denk, yerli ve müşterilerin çoğunun yabancı olduğunu, dolayısıyla döviz girdisi olduğunu, İslam’ın sisteme müdahalesini göz ardı ediyor, perdeleyici eklektik bir akılla ekonomiyi, zekât, infak ve sadaka gibi arızi hükümlerle geçiştiriyorlar.

2- İslam’ın serbest piyasayı aslında bir geçiş dönemi olarak uyguladığını, esasında varmak istediği yerin sosyalizm ve nihayetinde de komün olduğunu düşünenler. Bu düşünce önce “olsa”yı hayal ediyor, sonra vakayı buna göre yorumlayıp belli şeyleri göz ardı eden romantik, fıtratın ve sünnetullahın yasalarından kopuk, totolojik bir mantıkla münazara süreci yürütüyor. “Halamın bıyığı olsaydı amcam olacaktı” ya da “amcam bıyığı kestirince halam oldu” gibi. Antikapitalist bir duruş sergileyeyim derken “Das Kapitalist bir Müslümanlık” türüyor. Bu bir eklektik durum olmanın ötesinde sığ bir entegrasyondur. “Hz. Muhammed aslında Marks’ın işaret ettiği yere varmak istiyordu” demek anlamına gelen bir yaklaşım sergileniyor. Bu, “Tanrının oğlu bir peygambere” sahip olan Hıristiyanlar karşısında, “…kâinat onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı…” hurafesine yaslanan akıldan çok da farklı değil.

Bu iki yaklaşımın fiyaskosunun nedeni, birincisinin zamanın değişim kodlarını, ikincisinin ise zamanla değişmemesi gerekenleri kavrama sorunundan kaynaklanıyor. Birincisi perdeleri açmadığı için, başka bir ülkenin karasularında seyrettiğini, ikincisi ise geminin bayrağının ve rotasının değiştiğini fark etmiyor. Başka bir metaforla ifade edecek olursak birinci grup cebinde üç yüz sene öncesinin parası ve kıyafetleriyle sokaklarda dolaşan Ashab-ı Kehf, ikinci grup eski olan her şeyi ganimet avcılığına yorumlayan fırıncı… Diyaloğu kadim bilgelikten haberdar olan Barnabas sağlamıştır.

Tradition İngilizce gelenek anlamına gelmektedir. Alışılagelmiş teamül anlamındaki konvansiyondan öte bir kavramdır. Kelimenin kavramsal anlamı; doğruluğu sınanmış, yanlışlık ihtimali kalmamış gerçek, herkesin bildiği ve her aklın kabul edebileceği açıklıkta ortada olan gerçeklik anlamlarına gelmektedir. Bunlar insana dair her alan ve durumla ilgili toplumların tecrübelerinden yüzlerce yılda neşet eden hakikatlerdir. Aile, ahlak, hak, hukuk, adalet, din, akıl olguları gibi. Salim aklın varlığını değil nasıllığını ve niçinliğini tartıştığı gerçeklerdir. Hakikatte bir fakat toplum, inanç ve kültürlere göre değişiklikleri olabilen bu olguların değişen durumlara göre esneme sınırları tartışılabilir. Toplumların olduğu gibi her mesleğin de tradition’u vardır. Türkçe’de meslek dediğimiz Arapça kökenli kelimede de zaten “izlenen, tekrar edilen yol” anlamına gelmektedir. Hulasa tradition insanoğlunun icat etmediği, keşfettiği varlığı vacip/zorunlu hakikatlerdir.

Bireysel veya toplumsal anlamda ilerlemenin olabilmesi ancak üst üste koyabilmesiyle mümkündür. İnsanlığın kazanımları kültür ve uygarlık bu birikimden meydana geldi. Her insan her şeye her seferinde sıfır noktasından başlamaz, başlayamaz, böyle bir şey ne akla ne de nakle uygundur. Kaldı ki Hz. Muhammed, “De ki: “Ben bidat/türedi bir peygamber değilim…”[2] Benden önceki resuller gibi bir resulüm, bildiğiniz gelenek üzere geldim. Önceki resullerin doğrularını değiştirecek de değilim, diyor.

“Yol, edinilen kanaat” anlamına gelen mezhep ise, herkes için bir hak olarak kabul edilir, fakat varlığı da yöntemi de hem dış hem de kendi parametreleri üzerinden tartışmaya açıktır. Bir insan veya toplumun düşünce ve inançlarını öncekiler ifadeye yetmiyorsa, kendi kavramsal örgülerini inşa ederek yeni bir yol, yeni bir mezhep kurabilirler. Bu hem aklın hem naklin kabul ettiği bir durumdur. Ancak bir Müslüman; son nebi Hz. Muhammed’in bile tartışmadığı temel paradigmaları tartışır duruma gelmişse ya kendini onun da üstünde, onun bile ulaşmak isteyip ulaşamadığı bir zamanda ve konumda görüyor, ondan daha ileri şeyler söylüyor ve yapıyorsa, savlarını oturttuğu anlam zeminini yeterince ilerletip ontolojik durumla yüzleşip, kendi anlam örgüsünü traditional hakikatlere ulaştıramıyor demektir. Dünya tarihinde ve özellikle Hindistan’da bundan binlercesi vardır ve olmaya da devam edecektir. Özetle; ipek böceği kendi kozasını yeyip çıktığında kanatlanır ve uçar, yaşamına bir süre daha devam eder ancak geride bıraktığından ipek elde edilemez, organik atık olarak doğaya geri döner. İpek paradoksal hakikat, tradition ise böceğin kozanın içinde haşlanarak ölmesidir. Kahredici gerçek budur. Ya üremek için kozayı delip kanatlanıp uçacaksınız ya da kozanın içinde ölüp ürün vereceksiniz.

Özel mülk ve zilyet’in illiyetleri yoluyla gelir elde etmek İslam geleneği açısından traditional bir hak ve hakikattir. Tartışılan, varlığı ve nedenlerinden ziyade nasıllığı ve insanların arasında dolaşım adaleti ve sıhhatidir. Kendisi geceleri ibadetle, gündüzleri de oruçla geçiren Peygamber ve onun ve vahyin murakabesinde yaşayan ashabı, aile ve ahbablarını imkânları ölçüsünde iyi yaşatmışlardır. Bireysel yaşamın seçenekleri ile kamu zorunluluklarını ayırmışlardır. Böcek kozanın içinde ölmüş, ipek oluşmuş, tarihsel zamanlarda bu ipekten farklı ihtiyaçlara göre farklı kumaşlar dokunmuş ve ürünler dikilmiştir. Bunun ötesinde müdahaleyle ortaya çıkacak şeylerden ip çıkar fakat buna ipek demek ipeğe de hakikate de haksızlık olur.

İslam bilgini ve filozofu İbn-i Rüşt’ü diğerlerinden farklı kılan temel düşüncelerinden biri de hakikat bilgisine ulaşmanın beyani ilim/vahiy dışında iki yolu daha olduğunu söylemesidir. Bunlar; ilhamî/irfan ve burhanî/filozofik akıldır. Bunun daha da ötesi bu üç yolun hakikate ulaşmak için, hiçbirinin diğerine ihtiyaçlarının olmadığını söylemesidir. Bu sebeple beyani ekollerden bazıları hakikatin vahiy dışında da yolları olduğu düşüncesinin vahiyle çeliştiğini iddia edip İbn-i Rüşd’ü tekfir dahi etmişlerdir.

İbn-i Haldun istisna olmak üzere Mağrib’i genel olarak yok sayan Müslüman akıl; beyani yol dâhil kendilerinden öncekileri ve kendi zamanlarını aşacak bir açılım yapamamıştır. Elbette bunda Müslümanların askeri ilerlemelerinin devam ediyor oluşu ve klasik kurumların sorunları genel olarak çözümlüyor oluşu etkili olmuştur. Ancak dünya XVI. yy’dan itibaren Batı lehine dönmeye kanırtılırken bunu görerek İslam Ümmeti’ne yön verebilecek büyük akıllar çıkmamıştır. Ulema kendi zamanlarına genel olarak megasidü’l-garibe/yakın maksatlar ve maslahatlar düzeyinde baktıklarından yüksek maksatlar/megasidü’l-aliye’ye doğru bir ufuk çizme gayretine girmemişlerdir. İslam uleması, vahyin, aklın ve irfanın doğasına dair kendi ekollerinde hakikat yolculuğuna çıkamamış, diğer ekollerden de yardım alıp özgün bir düşünce gelişimi sağlayamamış, böylece İslam düşüncesi fetrete girmiştir. En son dinamik tecdit zemini Mağrib olduğundan, modern İslam düşüncesinin de ayağa kalkıp seyrine devam edeceği yer Kurtuba olsa gerek. Tedris edilerek aşılmaya çalışılacak isimler öncelikle İbn-i Hazm, İbn-i Tufeyl, İbn-i Rüşt, İbn-i Haldun ve Şatıbî olsa gerek.[3]

Batı, irfanı reddetmiş, felsefeyi 17. yüzyıla kadar bilimle etkileşimli bir biçimde devam ettirdikten sonra, felsefeyi salt bilim felsefesine terk ederek kendi skolastik kilisesini kurmuş ve fasid döngüye girmiştir. Bir kez daha bilginin göreceliliği buharlaşmış, “İnsan mutlak aydınlığa kavuşmuştur! Artık; vahiy, ilham ve felsefe zamanlarını doldurmuş ve bilimsel aklın çağı başlamıştır.” Bu günün Müslümanları da özellikle iktisadi alanlarda bunları terennüm etmeye başladılar. Buna karşın birkaç şeyin altını yeniden çizmekte fayda var.

Kurucu Nebilerin hepsinin özgün farkları vardır. Bu farklar tek tek hepsinde olabilirken farkların birçoğunu aynı anda üzerinde taşıyan yalnız Hz. Muhammed’dir. Bu farkları hatırlamakta fayda var.

Bu farklar;

1- Kendinden önceki şeriatleri bölüm bölüm ya da tamamen neshederek, kalanını temsil etmiştir,

2- Bütün insanlığa gelmiş, insanların ve kültürlerin sorunlarını çözebilecek anahtarları, muhtevi ilkeleri ortaya çıkaracak kadar çeşitli sorunlarla uğraşmıştır. Dolayısıyla bidayetinden kıyamete kadar tüm toplum ve zamanların sorunlarını çözebilecek anahtarlara sahiptir.[4] Evrenseldir.

3- Başka din ve kültürlere göre hüküm verebilir, başka din ve kültürlerin kendini kabul etmemesi halinde bile onların yaşam hakkını korur.

4- Bidayetinden kıyamete kadar tüm insanları kendinden sorumlu tutar.

Günümüzün en yakıcı sorunu olarak yeryüzünde mülkiyet ve paylaşım adaleti sorunu olduğunu görmeyip psikolojik, sosyal, siyasal ve kültürel sorunlara yönelik çözümler üretmek konuya çok alt düzeylerden başlamak olur. Mülkiyetin makro dağılımının olumlu ya da olumsuz etkilemediği alan ve durum yoktur. Toplumlarda küçük topluluklar, dünyada az sayıda ülke yeryüzü kaynaklarını sınırsız bir iştahla kullanırken diğer tarafta 1 milyar insanın açlıkla boğuşması yaşayan tüm inançları ve sistemleri geçersiz kılmaya yeter sebeptir. Her yıl yaklaşık 1 milyon insan açlık ve yoksulluk nedeniyle ölüyor. Böyle bir dünyaya yeni bir peygamber gelse idi bu konularda ne düşündüğü ve çözüme yönelik ne yapacağı konusunda kendisini test edip sınamadan ona inanmazdık. En azından ben inanmazdım. Bugünün Müslüman âlimlerinin iktisadiyat alanında infaktan başka önerilerinin olmaması artık insanları şaşırtmıyor. Bu şartlarda Müslüman toplumların kültürel ortamlarında büyüyen çocuklar hariç, insanlığın yüzünü İslam’a çevirebilecek bir söz halen ortalıkta yoktur. “Üretin, ihtiyacınızı karşılayın ve fazlasını infak edin” sözü de çözüm değildir. Zira bu öneri, toplumun kahir ekseriyetinin çalışmadan bir asalak olarak yaşamasına neden olabilir. Sosyal güvenlik sistemi işleyen ülkelerde yaşayan Müslüman gençler, çalışabilecekleri iş varken çalışmadan yaşayabiliyor ve bundan rahatsızlık duymuyorlar. O halde infak, zekât ve sadaka gibi klasik İslam kurumları ve ahlakını da gözden geçirmekte fayda vardır.

Son beyani kitap Kur’an ve onun dini İslâm kıyamete kadar artık vahyin gelmeyeceğini, gelmesine de gerek olamadığını, kıyamete kadar çıkabilecek her türlü sorunu çözebilecek ilke ve hükümlere zaman, mekân ve kültür kısıtı olmaksızın sahip olduğunu beyan ediyor. Buna inanırız ya da inanmayız. Bu böyledir. Eğer inanıyorsak beyan aklının büyük paradigması içinde kalarak çözüm aramak zorundayız. Bu entelektüel namustur. Geçmişte söz konusu paradigmanın içinde kalarak üretilmiş ilimler; rivayet ilimleri (hadis ve hadis usulü), fıkıh ve modern hukuka da öncülük eden fıkıh usulü, sarf ve nahiv, kelam, tefsir ve tefsir usulüdür. Bugünün sorunlarını anlamaya ve çözüm üretmeye çalışırken elbette modern zamanların fen bilimlerinden olduğu gibi, antropoloji, sosyoloji, etnoloji gibi sosyal bilim verilerinden ve disiplinlerinden de yararlanmanın yolları aranmalıdır. Geçmişte Müslümanlar temel paradigmalarını kendileri oluşturmasalar da bilim, felsefe ve tasavvufla iştigal etmiş ve ciddi mesafeler almışlardır. Bu ilim, hikmet ve yollar Müslümanlardan önce de vardı ve paradigmaları oluşmuştu. Modern Müslümanlar olarak hakikatlerin değişmezlikleriyle zamanın değişken gerçeklerini yüzleştirip büyük paradigmaya uyumlu, göreceli alt paradigmalarda değişikliği sağlayıp, günümüz sorunlarına çözümler üretebilecek bilgi, hal veya yöntem geliştiremedik. Bugünün İslam düşüncesi rotasızdır. Özgün bir usul geliştirememiştir.

Beyanı; irfan, felsefe ve bilimin usulleri veya kabulleriyle yorumlamaya kalkmak, niyet ne olursa olsun cinayettir. Kaldı ki tersi durumlarda da J. K. Rowling’in hilkat garibesi Harry Potter karakterlerinden ve dünyasından başka bir dünya oluşmamaktadır. Oluşmayacaktır. Bu iş sosyalist tecrübeden devşirme organ nakilleriyle olacak iş değildir. Bunun tersi de öyle. Doğuştan malûldür.

Necm Suresi 39. Ayetteki “İnsan için emeğinden gayrısı yoktur” ifadesinden hareketle “insanların emekleriyle kazandıkları dışında kazançları olamaz” şeklinde bir anlama ulaşmak, anlamı kanırtarak istisnaları örtmektir. Hz. Muhammed’i Kur’an’ı anlamamakla, daha da öte Kur’an’a aykırı işler yapmakla suçlamaktır. Bu da masumiyete zarar verir. Masumiyet olmazsa Risalet, Risalet olmazsa Kur’an olmaz. Dolayısıyla bu “Bütün Giritliler yalancıdır” diyen Giritlinin durumu gibidir. Buradaki tek hakikat adamın her halükarda yalancı olduğudur. Kendini yalanlayan bir önermeden yola çıkarak hakikate varılabileceğine inanmak safdillik olur.

Kur’an;

1- Rıza ile verileni kabul etmiştir,

2- Mirası hak olarak tespit ve tescil etmiştir,

3- İnfak, zekât ve sadakayı emretmiştir,

4- Ticaret serbest, riba, rant, sermayenin risk almayıp riski tek tarafa yüklediği kira yasaklamıştır.

5- Taşınır taşınmaz mal ve parayla ortaklıklarda hem mala hem de emeğe pay vermiştir. Eşitlik zemininde adaleti emretmiştir. Cins içinde (emek-emek veya sermaye-sermaye) adaleti, cinsler arası (emek-sermaye) eşitliğini uygulamalı olarak göstermiş, zımni olarak emretmiştir. Yani Hz. Muhammed bunu tatbik edip dururken Kur’an inip durmuş fakat buna yönelik hiç bir yasak koymamıştır. Bazı kaynaklarda bu tür akitlere kira akitleri denmesi kafaları karıştırmamalıdır. Buradaki kira üretim sürecinin riskine ortak çıkacak ürüne endeksli bir oransal kiradır. Yani ortaklıktır. Yoksa baştan belli bir menfaat karşılığı belirleyip riski yalnızca emeğe yükleyen kira değildir.

Hz. Muhammed 5. Maddedeki akit biçimini (mudarabe) hem emek tarafı hem de mal sahibi olarak tatbik etmiş, hem emek tarafı olarak hem de sermaye tarafı olarak kârdan pay almıştır.[5]Buradaki pay, emek tarafı olduğunda herhangi bir sermaye katmaksızın, malı ile olduğunda ise hiçbir emek katmaksızın yalnızca üretime kattığı “özel mülke” sahip olması nedeniyle kazandığıdır. Bunu hiçbir Müslüman akıl reddedemez. Bunu reddeden artık İncil ve Tevrat karşısında Hz. Muhammed’in yapamadığını, Kur’an’ın yapabildiği neshedici ve düzeltici rolünü Kur’an’a karşı yapmaya kalkışmış olur. Kur’an’da bu haller açıkça yer almadığı halde bunu nasıl söyleyebiliriz. Nasıl ki takriri sünnet, sünnetin üçüncü halidir, takriri hükümler de Kur’an’ın hükümleridir. Çünkü Hz. Muhammed masumdur. Bir şeyin Kur’an’ın hükmü olabilmesi için Kur’an’da lafzen bulunması gerekmez. Kur’an hakikatin kendiliğindenliğini ve kahredici ağırlığını tanır. Kaldı ki Kur’an müsavat, adalet, kıst, kulların Allah katında eşitliği ve rızık eşitliğini öncelemektedir. Hz. Muhammed bunları fiilen tatbik etmiş ve sözlü olarak da defaatle takrir etmiştir.

Peygamberlerin masumiyeti;

1- Büyük günah işlememeleri,

2- Hatalarının tamamının peşinen affedilmiş olması,

3- İnsanları da yanlışa sürükleyebilecek bir söz veya davranış yaptığında vahiyle düzeltilme garantisidir.

Konumuzla doğrudan ilgili olarak, 3. Madde gereği diyebiliriz ki Hz. Muhammed çalışmadığı halde salt “özel mülkiyet hakkından” dolayı arazisinden/mudarabe yoluyla üretilecek değere endeksli oransal kira almıştır. Baştan belirlenen bir fiyat karşılığı üretim aracının kiralanmasını yasaklamıştır. Eğer bu Allah katında yanlış olsaydı vahiy inip duruyorken bunları da düzeltirdi. Bu ayrıntılar Kur’an’da açık yasak olarak beyan edilmediği için mübahlığına, en azından caizliğine hükmedilmemesi akla ziyandır. Kur’an’da açık bir beyanla bulunmadığı için reddedilemez. Bu tür akit’in Kur’an’a aykırılığı iddia edilemez. Bu Hz. Muhammed’in Kur’an’ı bilmediği iddiası olur. Zekât nisabıyla oynanabilir, ancak zekâtı verilen mala kenz muamelesi yapılamaz. Kamu, özel mülke zaruret ve haciyat nisabında gerekirse kılıçla müdahale eder. Ancak bunu genel bir uygulama haline getirmesinin ortaya çıkaracağı tehlikeler artık birer tahmin değil, modern tarihin yalın verileridir. Kamu otoritesi toplumu zaruretler ve haciyatlar nisabında zorlayabilir ve işleri ancak o kadar yönetebilir, bunun üstünde işleri ve insanları yönetmeye kalktığı nokta tuğyan noktasıdır. Bundan öte zorlamanın cevaziyeti yoktur. Bir taraftan vahyin vahiy tarafından bile neshedilip edilmeyeceği tartışılırken, bu meselelerde bazı Müslüman yazarların bilerek ya da bilmeyerek vahyi by-pass edecek hükümler vazetme noktasına geldiklerini görüyoruz. Bu başka bir dinin başlangıç noktasıdır. Bu noktada her yolun kendi aklının içinden hareket edip bu yolların birbirini oryantalistik şüphe ve spekülasyonlarla kirletmesine izin verilmemelidir.

Binlerce yıl önce yaşamış uygarlıkları arkeolojik ve tarihi veriler üzerinden değerlendirip, Hz. Âdem öncesi ve sonrası hakkında değerlendirmeler yapıp bunları temel alarak düşünce üreten insanlar, sıra Hz. Muhammed’in hayatına ve dinine gelince, bütün tarihi rivayetleri –ki sosyal bilimler de rivayet ilimlerine öncülük eden usulleri geliştirenlerce taşınmıştır- yazılı kaynakları uydurma sayıp sonra da “Kur’an bize Kur’an’ı anlamak için yeter” demektedirler. Bu Girit Paradoksu’nda olduğu gibi kendini yalanlayan bir sözdür. Kur’an’la izahı mümkün değildir.

Çünkü;

1- Kur’an’ı bize kadar taşıyan kaynak kişiler ve kaynaklar ile hadis ve tarihi rivayetleri taşıyan kişi ve kaynaklar aynıdır,

2- Yöntem ve yaklaşımları aynıdır,

3- Aynı tarihi süreçlerden geçmişler, hem içeriden hem de dışarıdan benzer itham ve spekülasyonlarla karşılaşmışlardır,

4- Kur’an’ın ayetleri değil fakat içinde var olduğu dil ve anlam evreni tarihseldir. Bu tarihsel dili otantik zemininde anlamak için otantik zamanını bilmek, kendi zemini ve anlam denizinde anlamak için, içinde var olduğu dil evrenini bilmek gerekir ki, bu dili bize kadar getiren (Kâmus, Sarf, Nahiv…) ilimleridir.

Kur’an’ın indiği dönemde Arap yarımadasında konuşulan dil Arapça idi, Arapçayı bize taşıyanlarla hadisleri taşıyanlar aynı kimlik, kişilik ve nitelikteki kişilerdir. Öyleyse hadis ve sünneti rivayet edilen metinlerinin anlam ve içeriklerinden dolayı değil de salt ravi ve senet güvenilmezlikleri dolayısıyla totolojik bir mantıkla din, hukuk ve ahlak kaynağı olarak kabul etmemek, aynı gerekçelerle hatta daha da kötüsü, tam bir anonimlik ve sübjektiviteye dayalı Arapça kaynaklarının hiç birini kabul etmemeyi gerektirir. Arapça lügatlerde yazılan kelimelerden hangisinde bu kelimelerin derlendiği çevrelerden kast edilen anlamda kullanıldığına dair haber-i vahit’in üstünde bir senet ve rivayet zinciri var?  Bu usul bizi “Kur’an’a verilen her anlam uydurmadır” gibi bir noktaya ulaştırıyor. O halde neden hala Kur’an çerçevesinde dönüp duruyoruz? Hazır “akıl Tanrı’yı da öldürmüşken” neden yolumuzu “aydınlama çağının bilimsel verileriyle” aydınlatmıyoruz?

Şüphesiz Allah hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”[6]

Hasan Köse – akilvefikir.org

—————————————

[1] Kurtuluş Teolojisi, Chridtopher Rowlawnd, s. 42. İDEA/AYRINTI, İstanbul

[2] Ahkaf Suresi 9

[3] Muhammed Abid El Cabiri, İslam Kültürünün Akıl Yapısı, Felsefemiz

[4] “Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler. Enam Suresi 38”

[5] Hz. Peygamber, Hz. Hatice ile ortaklıklarında emek, Hayber’in fethi sonrası hurmalıkların sahibi sıfatıyla sermaye tarafı olarak ortak üretilen değerden pay almıştır. “Ömer İbnu’l-Hattab’ın iki oğlu Abdullah ve Ubeydullah (r.a), Irak’a giden bir orduya katılıp sefere çıktılar. Bu seferde, Basra emiri olan Ebu Musa el-Eş’ari’ye (r.a) uğradılar. Ebu Musa onlarla merhabalaşıp kolaylık diledikten sonra: “Size faydası dokunacak bir şey yapabilmeyi ne kadar isterdim!” dedi ve az sonra hatırladı: “Evet evet! Şurada Allah’ın malından mal var. Onu Emirü’l-Mü’minin’e (Hz. Ömer) göndermek istiyorum. Ben onu size karz olarak vereyim. Siz onunla Irak mallarından satın alın, sonra da Medine’de satın. Sermayeyi Emiru’l-Mü’minin’e ödeyin, kâr da sizin olsun!” dedi. Abdullah ve Ubeydullah: “Bunu yapmak isteriz” dediler ve yaptılar. Ebu Musa, Hz. Ömer’e (r.a) onlardan malı almasını yazdı. Medine’ye geldikleri vakit malı sattılar, kâr ettiler. Parayı Hz. Ömer’e verdikleri zaman: “Ebu Musa, her askere size yaptığı gibi borç veriyor mu?” diye sordu. Oğulları, “Hayır!” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Emiru’l-Mü’minin’in iki oğlu olduğunuz için borç vermiş. (Olmaz böyle şey!) Sermayeyi de, kârı da getirin!” diye gürledi. Abdullah sükut etti. Ubeydullah ise: “Ey Emiru’l-Mü’minin, bu davranış sana yakışmaz! Eğer bu sermaye noksanlaşsa veya kaybolsa idi, biz tazmin edecektik” dedi. Fakat Hz. Ömer: “Kârı da getirin!” diye ısrar etti. Abdullah yine sesini çıkarmadı. Ubeydullah (önceki söylediklerini tekrar ederek) karşılık verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer’in meclis arkadaşlarından bir adam: “Ey Emiru’l-Mü’minin! Bunu mudarabe saysan!” teklifinde bulundu. Hz. Ömer de: “Evet, onu mudarabe kıldım!” deyip sermayeyi ve kârın yarısını aldı. Abdullah’la Ubeydullah da diğer yarısını aldılar. -Muvatta , Kıraz, 4977, 2, (687,688)”,  “Osman İbnu Affan kendisine, çalıştırması için, mudarebe olarak mal verdi ve kar ikisinin oldu. Kaynak: Muvatta, Kıraz 2, 4978, (2,688)-

[6] Bakara Suresi 181

 

Reklamlar

One thought on “Das Kapitalist Müslümanlık  

  1. Hz. Peygamber; “Hayberde ki payına düşen hurmalığı yarıya vermiş, kârın yarısını almıştır” Müslim, Musakaat, 4/1551, İbn-i Abdilber; “mudarebenin amal edilmiş bir sünnet olduğunda icma vardır” diyor. Hz Ömer, Hz Aişe, Abdullah İbn-i Ömer ve İbn-i Mesud ; ” yetimlerin malını mudarebeye verin. Zekat onu yiyip bitirmesin” diyor. Kütüb-i Sitte 4990/İ. Canan, Hz Ömer diğer sahabelerin de tasdiki ile “getirilen fey mallarıyla mudarebe yapılmasına razı olmuş ve yapanların “eğer zarar etseydik beytül mala borçlanacaktık” sözü üzerine elde edilen kârın yarısını hazineye katmış gerisini mudariplere verimiştir. Kütüb-i Sitte 4990 İ. Canan. Önceden ödenerek verilmesi, önceden belirlenen bir miktar karşılığı verilmesi, tarlanın bir bölümü karşılığı verilmesi, yarıdan daha az bir oranın emeğe verilmesi yasaklanmıştır. Buhari, Müslim, Muvatta, Tirmizi, Ebu Davut, Nesai, Kütüb-i Sitte 5386/Canan, “Kamudan işlemek üzere alınan ve ihtiyacın üzerinde kalan bölümü elde tutup, mudarebeye vererek insanların üzerinden kazanç sağlamak” yasaklanmış. Buhari, Müslim, Nesei, Kütüb-i Sitte, 5387, i. Canan, Buhari; Muzaraa 1819, Müslim, Buyû 114, Ebu Davut, Buyû 32, Nesai, Muzaraa, 45/ Kütüb-i Sitte 5385/İ.Canan, Ayrıca ilgililer, Rûdanî, Cem-ül Fevaid’deki hadislere de bakabilir…Bütün bunlardan toprağın ve paranın “ortaklığa/mudarebeye/kiraya” nasıl verileceğinin ölçülerini veriyor. Ayrıca Hüda-i Nabit olmayan ürünlerin (kazma, kürek, zırh, kova, bina…) bunların kiraya verilmesinde bir sakınca beyanı yok…Bir yasak yoksa da en azından caiz olduğu hükmüne varılır. Bir muamelenin haram olduğunu söylemek “lafz-ı kati ve manası kat-i bir ayete ya da hadise dayandırlıyor olması gerekir. İbaha esas haramlık arızidir. “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz (ve güzel) şeyleri (kendinize) haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz ki Allah, haddi aşanları sevmez. Maide Suresi 87” Selem ve dua ile…

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s