Yorum-Analiz / Ziyauddin Serdar / İktibaslar

Postmodernizm ve Öteki / Batı Kültürünün Yeni Emperyalizmi

postmodernizm1

Batı kültürünün yeni emperyalizmi olma noktasında bir yenilik: Postmodernizm. Çağdaş bir efsane; tek başına karşı konulamaz, yenilmez efsanevi, mistik ve pragmatik bir güç…

Postmodernizm laf olsun diye söylenmiş bir kelime olmayıp günümüzün anahtar türlerindendir. O, düşüncemizi ve politikamızı, sanat ve mimarimizin biçimini, eğlence endüstrisinin çerçevesini ve aktif olarak geleceğimizi şekillendirir. Biz onu seyredebilir, duyabilir, okuyabilir, onunla alışveriş edebilir, kısacası onunla yaşar ve soluruz. O bir teori, çağdaş bir pratik ve yaşadığımız dönemin bir gereğidir. Yavaşça fakat emin adımlarla ikamet ettiğimiz dünyayı, düşüncelerimizi, yaptıklarımızı, bildiklerimizi ve bilmediklerimizi, bilmiş olduklarımızı ve bilemeyeceklerimizi, doğamızın ve oluşumuzun/varlığımızın çerçevelerini ele geçirmektedir. O, yeni ya da pek de yeni olmayan, kuşatıcı bir kurtuluş teorisidir.

Fakat bu teorinin nesnesi ve öznesi kimdir? Kimin için kurtuluş aranmaktadır? Postmodernizmin en önemli iddiası onun tüm kültürlere söz hakkı tanıdığı, “merkezin dışındakini merkeze” alarak yerküreyi her türlü kültürel eylemin merkezi haline getirdiği ve “sessizlerin” sesi olduğudur. İşte böylece postmodernizmin baskı altındakiler için büyük bir kurtuluş projesi, bir çeşit özgürleştirici güç olduğuna inanmak görece kolaylaşır. Bununla birlikte bu kitapta yapmak istediğim gibi o, baskı altındakilerin büyük kurtuluş projesi olmaktan oldukça uzak olan, batılı olmayan kültürleri batılı liberal sekülerleşmenin ve nihilistik tüketimin ateşine atmanın yollarını arayan totaliter bir projedir. Her şeye ve herkese ayrıcalık tanınmasını reddeden postmodernizm yalnızca kendine ayrıcalık tanır. O tüm ideolojilerin hakkından gelen bir ark ideoloji haline gelir. Gerçekten de yeni olmaktan oldukça uzak olan Postmodernizm, sömürgecilik ve modernitenin doğal uzantısı ve devamıdır. O, Batı kültürünün yeni emperyalizmi olma noktasında bir yeniliktir.

İşte bu nedenle Müslümanların, Türklerin, Batılı olmayan değerlere ve geleneklere bağlıların ve insanlık için daha insancıl ve yaşanabilir bir gelecek arzulayanların, her ne kadar canavarı alt etmek kolay olmasa da, postmodernizmin gerçek yönetimini anlaması önemlidir. Onun çok yüzlülüğü ve karakteri postmodernizmin çağdaş bir efsaneye dönüşmesini ve (başkalarınca) içselleştirilmesini kolaylaştırmaktadır.

Bu nedenle de postmodernizmin savunucuları, onu tek başına karşı konulamaz, yenilmez bir efsanevi, mistik ve pragmatik bir güç olduğu şeklinde tanıtmaktadır.

Postmodernizm ve onun doğal uzantısı olan küreselleşmenin karşı konulamaz olduğu fikri de postmodernist dünya görüşünden kaynaklanmaktadır. Postmodernizm kendisini tamamlanmış bir teoloji, yedi ilke üzerine temellendirilmiş bir din gibi sunmaktadır: Doğru Yok, Gerçek Yok, Sadece İmgeler, Anlam Yok, Çoğulculuk, herkes ve her şey için Eşit Temsil ve Mutlak Şüphe. Postmodernizme direnmek, bu ALDATICI hayat görüşünü, evreni ve her şeyi aşmak anlamına gelir. Bunun için “her şey olacağına varır” kurnazlığını ve postmodernizmin nihilistik temellerini anlamak gereklidir. Bunun için ahlaki kesinliklerin var olmadığı dogmasını anlamak lazımdır. Çok kültürlülük ve çoğulculuk kandırmacasının örtüsünü açarak postmodernizmin, gerisinde sadece baskıcı ve adaletsiz ekonomik – kültürel yapı ve iktidarlar bıraktığını görmek gerekir. Tüm kültür ve gelenekleri tek bir alana indirgeyen postmodernizm, çok kültürlülük aldanması ve yanılsaması yaratır. Bizim aynı şehirde Çin, Türk, Hint ve Küba yemekleri yiyebiliyor olmamız çok kültürlü bir toplumda yaşıyor olduğumuz anlamına gelmez. Gerçek çok kültürlülük, eşit iktidar ve fırsat paylaşımına dayanır, farklı ırkların ürettiği renkli incik boncukların ve yemek çeşitlerinin alışveriş merkezlerini süslemesi gibi.

 Postmodernizme karşı gerçek direniş, Batılı olmayan ilahi geleneklerden gelir. İşte bu nedenle bu düşünce ve yaşam tarzları postmodernizmin baş hedefleridir. Kutsal fikri İslam’dan Çin’e, Amerika’nın Yerli kültürlerinden, Avusturalya ve Afrika’ya kadar tüm Batılı olmayan kültürlerin merkezindedir. Dini ya da doğa kökenli ilahilik fikri, Batılı olmayan kültürlere kimlik veren temel kaynaktır. Batılı olmayan geleneklerin ilahi temelleri onu Batı’dan farklı kılıp öteki yapan yegâne unsurdur. Postmodernizm hem bu gelenekleri hem de tarihi, kendine göre şekillendirmeyi amaçlar. Postmodern projenin hedefi, Amerikalı filozof Richard Rorty’nin deyişiyle “dünyayı kutsaldan arındırmaktır”. Rorty “birine maksimum acı çektirmenin yolu, onun elinde sevgili olarak kabullendiği her şeyi anlamsız ve güçsüz hale getirmektir” demektedir. İşte bu tam tamına postmodernizmin yapmak istediği şeydir. İslam’daki kutsallık fikrinin altını oymayı amaçlayan bir postmodern roman olan Şeytan Ayetleri, Rorty’nin felsefesinin hayata geçirilmiş halidir.

Postmodernizm ve Öteki’ nin amacı Batılı olmayanın ama yalnızca Batılı olmayanın postmodernizmin kinik gücüne maruz kaldığı ve kötülüğe bulandığını göstermektir. Ve Batılı olmayan ülkelerde, belki de Doğu’yu ve Batıyı birbirine bağlayan Türkiye’de, postmodernizme karşı direniş başlamalıdır.

Bununla birlikte Batılı olmayan kültürler sadece kültürel direniş önermenin de ötesinde, bir direniş kültürü haline gelmelidir. Batılı olmayan ülkeler kendi yerel kültürlerinin tüm form ve çeşitlerini geliştirmeli, teşvik etmeli ve kıskanç bir şekilde geleneklerine sahip çıkmalıdır. Ama şu da bilinmelidir ki gerek pasif gelenekçilik gerekse de militan şekilci gelenekselcilik postmodernizm için kolay lokmadır. Postmodernizm pasif ve militan tarzları kolayca indirgeyerek etkisizleştirmesinin  yanı sıra onu kendi kendine yok eder hale getirir. Başka deyişte pasifizm ya da köktencilik, postmodernizmin hedeflerine ulaşmasını görece kolaylaştırır. Böylece düşünülmeden yapılan basit tepkiler, Batı’ya karşı yönelen suçlamaların geri dönmesine, Batılı canavarı yenmeye çalışırken daha fazla kapana kısılmakla sonuçlanacaktır. Kültürel kurtuluş ancak yaşayan gelenekleri, kimliğe sahip çıkılmasını ve kendilerini ayıran ahlaki ve etik vizyonu, varlık amacının canlı kalmasını seçenler tarafından başarılacak, postmodernizmin çözülmesi minimalist pasif gelenekçilik ve köktenciliğin kısıtlamaları aşıldığında gerçekleşecektir. Postmodernizme karşı gerçekleştirilecek en iyi direniş inandıklarımızı, bizi biz yapan kimliğimizin özelliklerini entelektüel ve kültürel formda ifade etmektir. Batılı olmayanların dünya görüşü, İslam dünyası, düşünen ve duyarlı Türkler için tek seçenek, anlamsızlığı yaşayarak ve düşünerek, yaratıcı bir şekilde yaparak ve onararak, farkı anlatıp, ortak değerleri kucaklayarak, yerel kültürel geleneklerin ve ifadelerin çerçevesinde beslenerek (ve hatta eğlenerek) aşmaktır. Bu zor ve karmaşık takvim yine de bizim için güzel bir gelecek öneren tek değerli yatırımdır.

Ahlaki ve etik düşünce hiç bir zaman kolay olmadı: onlar insanlığımız ve entelektüelliğimiz için en büyük zorluklar ve meydan okumalardır. Batılı olmayanın ahlaki ve etik kavramlarını merkeze almak, “eski” olan her şeyden vazgeçmek ya da “yeni” olan her şeyi kabullenmek anlamına gelemez. Aynı şekilde bu, gelenekte bulunan her şeyin kabulü ve Batı’da olan her şeyin reddi de değildir. Bu, hem günümüzün sorumluluğunu almak ve geleceğimizin cevaplarını yaşatma sürecinin bir parçası olarak hem de genelde Batılı olmayan ülkelerde, özelde Türkiye’de bizi biz yapan değer ve anlamların bir işlevi olarak sınırları algılama ve aşmayı gerektirir.

Postmodemizm, sanat ve mimarlık alanındaki Batılı eleştirel hareketlerden doğmuştur. O daha çok modernitenin boğucu kuşatmasına, onun enstrumentalist (araçsalcı) akılcılığına, sürekliliğin yabancılaştırıcı düşüncesine, doğrusal ilerlemeciliğe (aydınlanma düşüncesinin öngördüğü sürekli ilerleme düşüncesine) ve seçkinci kültür fikrine karşı büyük bir tepkiydi. Postmodemizm, kendini tamamen insan düşüncesi üzerine temellendiren, akıl yürütmenin en belirleyici yön haline geldiği ve Avrupa medeniyetini, kültürünü, toplumunu, diğer tüm medeniyetlere, toplumlara, kültürlere, düşünce ve davranış biçimlerine karşı evrensel bir ölçütmüş gibi kabul ederek onları betimlemeye çalışan on sekizinci yüzyıl Avrupa Aydınlanmacılığına karşı bir isyan şeklinde gelişmiştir. Postmodemizm, mutlak akılcılığa, Avrupa’nın ırkçı kültür ve medeniyet fikrine karşı bir kalkış yapmakta ve tüm sınıfları ve ırkları temsil etmenin yollarını aramaktadır. O, çeşitliliği, çoğulculuğu, farklı gelenekleri ve modernizmin seçmeci karışımını savunmaktadır. Fakat postmodernizmin doğası baştan aşağı dönüştürülmüştür. Son yirmi senede ortaya çıkan çok önemli birkaç aydın ve toplumsal gelişme, sadece modernitenin temellerini çürütmekle kalmayıp, aynı zamanda postmodernizmin de doğasını değiştirmiştir. Söz konusu gelişmeler aşağıdaki gibidir:

Kuhn, Feyerabend ve birçok Marksist bilim eleştirmeni tarafından bilimsel nesnelliğin kutsallığının eleştirilmesi;

Büyük oranda Wittgenstein, Derrida ve Rorty’nin çabalarıyla Batı felsefesinin çöküşü;

Kuantum fiziğinde ve matematikte belirsizliğe yapılan vurgular;

Başta Foucault olmak üzere diğer tarihçilerin de katkılarıyla tarihin süreksizliğine ve uyuşmazlığına yapılan vurgular;

Kurgunun “büyülü gerçeklik” okulunun yükselişine Borges, Marquez ve diğer Latin Amerikalı roman yazarları tarafından öncülük edilmesi;

Tarih, antropoloji ve politikada “Öteki’’nin temsili üzerine duyulan endişeler;

Hristiyanlığın sekülerleştirilmesi ve ahlaki bir güç olarak toplumdan kovulması;

Piyasa ekonomisinin zaferi ve tüketici “seçimi’’nde baş gösteren patolojik/nedensiz endişeler.

Bu gelişmeler, postmodernizme yeni bir biçim vermiştir. Böylece çağdaş postmodernizm, ne Aydınlanma Akılcılığını tahtından indirmek ya da sessizliğe ses vermekle ilgilenir ne de sadece sanat ve mimariyle sınırlıdır. Postmodern kuram diğer disiplinlerden olduğu kadar felsefe, bilim, tarih, edebiyat ve kültürel eleştiriden de türemiş ve sırasıyla postmodern felsefe, tarih, antropoloji, kurgu ve hatta dinde de yükselişe geçmiştir. Postmodernizm böylece disiplinli düşüncenin her alanına girmiş, günlük hayata derin kökler salmış, bir yandan da serbest piyasa ve burjuva liberalizmi tarafından desteklenen evrensel bir kültürel güç haline gelmiştir. Postmodern dünya kitle iletişim organları tarafından inşa edilmiştir. Bütün hepsini bir arada tutan yapışkansa, postmodern ekonomidir.

Çok yüzlü ve çoğulcu niteliği postmodernizmin yutulacak kolay bir lokma olmasını zorlaştırmaktadır. Öyle ki postmodernizmin doğasının her şeyle barışık ve (görünüşe göre) hiçbir şeye karşı olmaması bunu daha da zorlaştırmaktadır. Postmodernizmin seçmeci doğası, onu esrarlı bir hale getirmek, onun kavranamaz pragmatik bir güç olduğunu, onsuz olamayacağını göstermek için savunucuları tarafından kullanılmıştır. Birçok postmodernist yazar onun tanımlanamayacağı konusunda ısrar etmektedir. Bununla birlikte şu ana kadar postmodernizmin gizemli bir yanı bulunamamıştır.

Öyleyse postmodernizmi tanımlayan nedir?

Postmodernizm, kelimenin de belirttiği gibi, modernitenin sonrasıdır. Geleneğe baskın çıkan moderniteyi aşmaktadır.

Bu sonuçla postmodernizmin ilk ilkesi, modernizmde geçerli olan her şeyin postmodern zamanda tümden geçersiz ve eskimeye yüz tutmuş olmasıdır. Modernite, kültürel çalışmalar jargonunda büyük anlatılar (Grand Narrativs) denilen ve hayata duygu ve yön veren Büyük Fikirlerle (Big Ideas) kuşatılmıştır. Postmodernistlere göre Doğru, Akıl, Erdem, Tanrı, Gelenek ve Tarih gibi fikirlerin çözümsel araştırmalarına uyarak yaşamak hepten anlamsızdır. Bilim, Din ve Marksizm gibi kesin doğruya ulaştığını iddia eden tüm dünya görüşleri, gücü tekeline alan doğaları gereği yalancı yapılardır. Doğru göreli (izafi)dir  ve her şey ihtimal dahilindedir ya da postmodernizmin Amerikalı gurusu Richard Rorty ‘nin dediği gibi hiçbir şeyin kesinleşmiş ya da temsil edilebilecek gerçek bir doğası yoktur; her şey zamanın ve şansın ürünüdür. Böylece postmodernizm doğruluk iddialarının bütün biçimlerini reddetmekte, hiçbir şeyin kesin olmadığını kabul ederek, tümden bir görelilikle mutlu olmaktadır.

Postmodernizmin ikinci ilkesi gerçekliğin reddedilmesidir. Postmodernizm şeylerin gerisinde mutlak bir gerçeğin olmadığı önermesini yapar. Bizler sadece görmek istediklerimizi, zaman ve mekandaki konumlanışımızın bize izin verdiklerini, kültürel ve tarihi algılarımızın odaklandıklarını görürüz. Böylece bilimde bile bulunması en kolay olan şey, bizim aradığımız şey olur.

Daha doğrusu gerçeklik yerine elimizde olan, postmodernizmin ileri sürdüğü üzere, imgeyle yani hayalle maddi gerçekliğin arasındaki farkların kaybolduğu bir dünyadır. Bu postmodernizmin üçüncü ilkesidir. Postmodernizm dünyayı, siber uzayda savaşan, rakamsal bilgi kırıntılarıyla aşk yapan bizlerin, cezbedici bir görüntü tarafından baştan çıkarılıp, evrensel bir bilgisayar oyunundaki kişiliklere büründüğümüz bir oyun şeklinde tasarlar. Artık tüm toplumsal hayat, gerçeklerin değil taklitlerin, modellerin, saf imgelerin ve temsillerin denetimi altına alınmıştır. Bunlar sırasıyla yeni taklitler yaratır ve bütün süreç amansız bir akıntı içinde, bireylerin tavırlarında ve toplumlarda herhangi bir gerçeklikle ilişki kurmaktan vazgeçilinceye kadar devam eder: her şey ve herkes bu saf yalancı hayal dünyasında (simulacrumda) boğulmuştur.

Postmodernizmin dördüncü ilkesi anlamsızlıktır. Doğrunun ve akıl yürütmenin, bilgi edinmenin mümkün olmadığı, varoluşla çok zayıf bir bağlantının yalnızca dille yapıldığı, gerçekliğin imgeler okyanusunda boğulduğu bu dünyada anlama yer olması mümkün değildir. Umberto Eco’nun da Foucault’nun Sarcacı’ nda göstermenin yollarını aradığı gibi dünya soğandan başka bir şey değildir: Bir kez biz onun yapısını tabaka tabaka “soyduk” ve şimdi elimizde hiçbir şey kalmadı. Düzensiz çözümleme yöntemi olan yıkım, postmodernizmin bir normudur. Her şey yıkılmalıdır. Fakat bir kez yıkım sonucuna ulaştığında büyük bir boşluğa düşeriz: artık hiçbir şey kalmamıştır, bize yön duygusuyla, iyi ve kötüyü ayıracak bir ölçütle birazcık anlam sağlayacak hiçbir şey kalmamıştır. Böylece postmodernizmin dördüncü ilkesi bizi İlk başa, doğru ve erdemin, bilim ve dinin, fizik ve metafiziğin seçmeli doğasının doğrulandığı yere götürürken bir yandan da beşinci ilkeyi doğurur: şüphe. Şüphe postmodernizmin ebedî ve kalıcı şartıdır ve en iyi tanımını beğenilen televizyon dizisi X Dosyaları ‘ndaki sloganda bulur: Kimseye Güvenme. Postmodern kuram bunu hiçbir kuram, hiçbir kesinlik ve hiçbir deney kalmayıncaya kadar genişletir: her şeyden şüphe et.

Bütün bu ilkelere ek olarak, postmodernizmin niteliğini belirleyen, belki biraz daha olumlu olan başka bir ilke daha vardır. Postmodernizm çeşitlilikle, çokluklarla ilgilenir. O, ırkların, kültürlerin, cinslerin, doğruların, gerçekliklerin, cinselliklerin ve hatta akıl yürütmenin çoğulcu oluşuna vurgu yapar ve hiçbir tarzın diğeri üzerinde egemen olamayacağını ileri sürer. Tüm ayrıcalıkları yıkma endişesiyle, postmodernizm sınıf, cins, cinsel köken, ırk, milliyet ve kültürlerin eşit temsilinin yollarını arar.

Bir kez postmodernizmin tanımlanan ilkelerinin değerini anladığımızda, postmodernizm olarak bilinen evrensel kültürün fikirleri, kişilikleri, ürünleri ve sanatsal eylemlilikleri arasında fark olmadığını kavramak kolaylaşmaktadır. Tipik bir postmodern ürün tanımlanmış niteliklerin birçoğunu kendinde toplayıp, onları benimsemekte ya da gülünç bir hale getirmekte, onlarla oynamakta ya da onları çok ciddileştirmektedir.

Bu kitabın ana tezi yeni bir özgürleşme kuramı olmaktan uzak olan postmodernizmin, özellikle de Batılı olmayan kültürlerin bakış açısından ele alındığında sömürgeciliğin ve modernitenin zirvesindeki yeni bir egemenlik dalgası olduğudur. Değişim, postmodernizmin anahtar terimidir. Postmodern görelilik, Ötekini kuşatarak, değişimi Batılı olmayan kültürlerin ve toplumların temsilinin ötesine taşır. Değişim olası tüm farklılıkların ayrımının koşuludur. Hatta özün içinde de değişim vardır. Böylece postmodernizm, tarihte Batılı olmayan marjinalliğin politikalarını, birdenbire Ötekiliğin her yerde olduğunu keşfederek ve her şeyin kendini tanımlayan kendisine özgü bir  Ötekiliği olduğunu ileri sürmek gibi yanlış/cilalı yorumlarla baltalamaktadır. Bu bir yandan postmodernizmin her şeyin göreli olduğu tezini ispatlarken, diğer taraftan da herhangi bir şeyin kendi tarihi içinde kendine özgü bir tarzı olabileceğini önermeyi imkansızlaştırır. Öteki’nin postmodern seçkinliği klasik bir ironi halini alır. Kenara itilmiş ve küçük düşürülmüş, horlanan kesime adaleti götürmek yerine bir sınıfın gerçek bir kimliğe sahip olmasının ne kadar önemsiz ve sonuçta ne kadar anlamsız olduğunu ispatlamakla övünür. Artık hepimiz Ötekileriz, Ötekiyi kendimize mal edebilir ve Öteki’nin gerçeklerini tüketebiliriz. Öyleyse, Ötekilerin kendi geleceklerini kendi yararlarına değiştirmek istemeleri gibi farklı istemlerinin ne önemi var! Bu sonuçla postmodernizm, sömürgecilik ve moderniteyi aşan birkaç önemli sıçrama haline gelmektedir. Sömürgecilik, Batılı olmayan kültürlerin fiziksel işgali demekti. Modernite, bu günkünün yerine geçmek ve Batılı olmayan kültürlerin belleklerini işgal etmek demekti. Postmodernizm ise, kendini bir hakikat odağı olarak Batılı olmayan kültürlerin kimliklerini ve tarihini kendine mal etmek, onların geleceklerini sömürmek ve varoluşlarını işgal etmek demektir.

Postmodernizm bir yandan boğucu modernitenin ölçüsüzlüklerine, araçsal akılcılığa (metafizik anlamda akla merkezi bir yer vermeyen onu doğruya ulaşmakta salt bir araç olarak gören akılcılığa, çev. ) ve otoriter gelenekselliğe karşı haklı bir itirazken, diğer yandan kendisi, Batılı olmayan birey ve toplumların hayatlarına derinlik kazandıran ve anlam veren her şeyin katili olan evrensel bir ideoloji haline gelmiştir. Bastırmadan kışkırtmaya, polisten piyasaya, ordudan bankaya, derinlikli epistomolojik okumadan yüzeysel hermenötik okumaya birçok alanda kısmi sömürüyü temsil etmektedir. Eğer postmodernizmin bir sloganı olsaydı bu “her şey olabilir” olurdu, fakat “her şey olduğu” zaman da her şey yerinde kalır, çıkarlar, düşünce ve eylemleri belirler. Postmodernizm, tüm klasik ve modern baskı ve egemenlik yapılarını korur, hatta çoğaltır. Bunun sonucunda Öteki kültürler postmodernizmin yarattığı dünyada tutsak  durumuna düşerler. Gerçekten de, gerçek postmodern dünya her geçen gün daha çok Tutsak’ın Köyü ‘ne benzemektedir. Bu televizyon dizisinde bilgi, arzu edilen bir üründür ve bilgi bizim evrensel köyümüzde de birincil ürün haline getirilmiştir. Ötekilerin tarihleriyle birlikte bilgileri, artık emsali görülmemiş bir terazide tartılır ve dönüştürülüp Batılı olmayan kültürlere geri ihraç edilmek üzere, Batı’nın tüketimine sunulur. Köy’de para yerine kurgulanmış bir kredi sistemi kullanılır: zaten evrensel ekonominin büyük bir bölümü de ya Batılı olmayan ülkelere verilen sanal para ürünlerine ya da “Üçüncü Dünya” tarafından satın alınan üretilmiş imgelere dayanmaktadır. Köy’ün günlük gazetesi Tally Ho, günümüzün evrensel medyasının Oryantalizme ve “şeytan Ötekilere”,”açlık çeken Ötekilere”,”kan içici Ötekilere” ait imgeleri dönüştürdüğü, ya da açıkça “Üçüncü Dünyada” olan gerçek olaylar üzerine yalanlar, yarı pişmiş doğrular ve üretilmiş yorumlar yazdığı gibi çoğunlukla yalan haberler basmaktadır. Köy’ün kozmopolit yapısına rağmen İngilizce Köy’ün resmi dilidir ve bu dilin egemenliği kabul edilmiş ve kabul ettirilmiş bir selamlaşma biçimi olan “Görüşmek Üzere” (Be seeing you) ile sembolize edilmiştir. Modern dünyanın çeşitliliği, benzeri bir şekilde linguistiğin tek tipliliği, Holy wood ve Amerikan televizyonunun görsel egemenliğiyle yer değiştirmiştir. Gerçekten de dünya, Amerikan eğlence endüstrisi tarafından idare ediliyormuş gibi görünmektedir. Köy’de olduğu gibi herkes belirli bir amaç doğrultusunda yönlendirilmekte ve üretilmiş aşk ve mutlulukları arzu etmektedir. Köy sürekli görevinin başında olan Rover tarafından korunmakta, kimsenin izinsiz bir şekilde Köy’ü terk etmemesini, hareket etmemesini sağlamaktadır. Evrensel köyün kolluk kuvvetleri ise, Batılı güçlerin sözcüsü IMF, Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler’ dir. Söz konusu güçler “yapısal ayarın deli gömleğini” kimsenin üzerinden izin almadan çıkarmamasını sağlarlar.

Postmodernizm, böylece, Batı’nın uygarlaştırma görevini, Öteki’ni kendi imgeleriyle açıklayarak, yeni baskı ve boyun eğdirme alanlarına taşımaktadır. Tutsak ‘ın son bölümünde, sahte duruşmadaki yargıç açıklar: “Biz bu ilerlemelerin uygar bir biçimde olmasını isterdik, fakat insanlığın güç kullanmadan insanlaşamayacağını anımsadık.” Postmodernizm ve Öteki (bu kitap), Ötekini, son tercihini postmodernizmi kullanarak “insanlaştırma” projesine iten Batı’nın, sömürgeciliği ve moderniteyi nasıl sürdürmeye çalıştığını araştırmaktadır: Ötekini özümse ve tüket. Kitap bu görevin başarılması için kullanılan gücün doğasını incelemektedir.

Karanlığın kuşatması altındaki ruhundan baktığı zaman Batı medeniyeti, kendi iç boşluğu dışında hiçbir şey algılayamamaktadır. Bilinçli bir şekilde direnilmediği zaman bu iç karartıcı boşluk kendisinden farklı olan tüm Öteki kültürleri de saracak ve onları gerçekten Öteki, yani Batı’nın alternatifleri yapacaktır. Köyde dedikleri gibi “Görüşmek Üzere”. Ya da kendimize yardım edersek, belki bunu başaramazlar!

Prof. Dr. Ziyaüddin Serdar, Postmodernizm ve Öteki /Batı Kültürünün Yeni Emperyalizmi, Çev. : Gökçe Kaçmaz, Söylem Yayınları, İstanbul 2001.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s