Din / Haber / Yorum-Analiz / İktibaslar

Neo Hilfu’l-Fudul’un peşinde liberalleşen İslam (mı?)

liberalizm-modernizm-islamiyetCeviribilim.com’dan Sabri Gürses, İslam inancı ve düşüncesinin Türkiye’de 80 darbesinden bugüne köklü bir değişim geçirdiğini ve İslam’ın liberalleştirildiğini ifade ediyor. Gürses’e göre, Türkiye, AK Parti ile birlikte Neo-Hilfu’l-Fudul’un peşinden sürükleniyor. Gürses, birçok yazardan konuya ilişkin kısa alıntılarla derleme yapıyor, ardından sonuç değerlendirmesinde bulunuyor. Yazının yazıldığı dönemde Neo-Hilfu’l-Fudul’u sorgulayan üç isim görülüyor sadece: Nuray Mert, Atilla Fikri Ergun ve Ömer Faruk Uysal.

Yetmez Ama Evet, Siz Mücevherlerinizi Şıkırdatın ya da “Hayır”

(Ekran ağır ağır kararır. Karanlığın ortasında ak yazılar belirir…)

Abdülbâki Gölpınarlı, 1968

“Haşimoğullarından, Esedoğullarından, Zühreoğullarından, Temimoğullarından birkaç kişi, mazlûmun hakkını zâlimden almak için birbirlerine söz verdiler… Bu ahidleşmeye ‘Half’ül-Fuzûl,’ yani Fazl’ların yemini dendi; çünkü o toplulukta Fazl, Fazzâl, Fızâle ve Mufazzıl adında dört kişi vardı.”

Mustafa Özel, 1995

“Hilfu´l-Fudul nedir? Tekel güçlerine karşı mücadelede müslümanlar için ne ifade etmektedir? Faiz niçin “kardeş” olmaya engeldir? “Hayr” olan kazanç nasıldır? İktisat ile din ve ahlak arasında ne gibi ilişkiler vardır?

Elinizdeki kitap, bir yandan bu gibi sorulara cevap ararken, bir yandan da devlet ile ekonomi arasındaki girift ilişkilere ayna tutmaya çalışmaktadır. Dünya ekonomisinin işleyişi ve başarılı ülkelerin / şirketlerin stratejileri irdelenmekte, kendi ülkemiz ve şirketlerimiz için dersler çıkarılmaktadır.” (Devlet ve Ekonomi, arka kapak)

Ömer Faruk Uysal, 1998

Soru: Bediüzzaman ve Cemiyetler?

Yanıt: Burada şu hususa dikkat etmek gerekiyor. Peygamber Efendimiz Hilfu’l Füdul Cemiyetine, risaletten önce yirmi yaşında iken giriyorlar. Üstad (Said Nursi) de mezkur cemiyetlere, “siyaset yoluyla dine hizmet edilir” kanaatini taşıdığı Eski Said döneminde giriyor. Ne sevgili Peygamberimiz ne de Üstadımız cemiyetçiliği bir tebliğ metodu olarak, misyonlarını ifa ettikleri dönemde kullanmıyorlar.

Soru: Cemiyet Kurulursa Nasıl Olmalı?

Yanıt: Nur talebeleri konjoktür müsait ise, gerektiği zaman ve zeminlerde kullanılmak üzere bir cemiyet kurabilirler. Fakat bunun esaslı bir İslami yaşayış tarzı ve esaslı bir tebliğ metodu olmadığını da daima gözönünde bulundurmaları gerekir. Zira esaslı bir İslami yaşayış tarzı ve tebliğ metodu cemaattir.

İhsan Eliaçık, 2001

Soru: Yeni kitabınız İslam’ın Yenilikçileri’nin birinci cildi piyasaya çıktı. İsterseniz klasik bir soruyla başlayalım; Böyle bir kitabı yazmaktaki amacınız neydi?

Yanıt: Konjoktürel bir kaygıdan dolayı yola çıkmış değilim. Uzun süreden beridir zihnimde şekillenmiş bir konuydu. Nitekim kitabın ilk makaleleri üç yıl önce Değişim Dergisi’nde yayınlanmıştı. Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra konuya daha fazla eğilme fırsatı buldum. Yoğun bir çalışma sonucu ilk cildini bitirebildim. İnşallah Eylül-Ekim ayıyla birlikte ikinci cildi de çıkacak ve kitap tamamlanacak. Kitapta seksen simayı anlatıyorum. Amacım Hz. Ömer’den Fazlurrahman’a kadar İslam düşünce tarihi boyunca kesintisiz bir süreçte akıp gelen İslam’ın yenilikçi damarlarını gün yüzüne çıkarmak, dikkatleri buraya çekmek, yeni bin yıla girerken arayış içindeki İslamcı kuşaklara bir kök ve alternatif kültür kaynakları sunmaktır.

Soru: Siz İslam Devleti yerine Adalet Devleti tabirini kullanıyorsunuz. Bu, siyasal İslam’ın iddialarından vaz geçtiği iddiasını içselleştirmek anlamına gelmiyor mu?

Yanıt: Az önce dediğim gibi tam tersi İslamcılığın siyasal iddialarının daha vazıh hale getirilmesi anlamına geliyor. İslam Devleti tabiri bana göre orta dönem yenilikçilerinin geliştirdiği bir argümandı. Daha çok İslam’ın gelenekçi yorumunun etkisinden kurtulamamıştı.. Adalet Devleti ise tümüyle İslam’ın yenilikçi yorumundan beslenen bir anlayıştır. Bir şeyin islami olması için illa İslam kelimesinin geçmesi gerekmiyor. Adalet Devleti’nin kökleri, kitab çıktığında görüleceği gibi Hz. Peygamber’in Hilfu’l-Fudul (Erdemliler İttifakı), Kur’an’ın hak ve adalet ayetleri, Medine Sözleşmesi, Veda Hutbesi, Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin “Adalet mülkün temelidir” sözleri, Farabi’nin Medinetu’l-Fazıla (Erdemli Şehir) siyasi ütopyası, İbni Haldun’un Tabii/Fıtri (doğal) Devlet görüşlerinin harmanından çıkarılmış çağdaş, yenilikçi bir İslam siyaset felsefesi kurgusudur.”

Yusuf Kaplan, 2003

“Üçüncüsü de içinde yaşadığı toplumun sorunlarını çözme konusunda Öncü rolü üstlenmesi: Hz. Peygamber daha henüz 20 yaşındayken Ficar Savaşları nedeniyle 4 yıldır süren iç kargaşanın hâl yoluna konulmasında kilit rol oynayan Hılfü’l-Fudûl’ün (Erdemliler Anlaşması’nın) gerçekleştirilmesine doğrudan, aktif olarak katılıyor. Hz. Peygamber’in Öncü rolü, vahiy’le birlikte Elçi rolüyle doruk noktasına ulaşıyor ve taçlanmış oluyor.”

Ali Bulaç, 2005

“Bu da, karşılıklı konuşma ve diyalog kurmanın ve gerektiğinde Erdemliler İttifakı’nın (Hilfu’l-Fudul) entelektüel ve ahlaki zeminini oluşturmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.”

İhsan Eliaçık, 2006

“Artık bize “Erdemliler ittifakı” lâzım, büyük insanlık ülküleri lazım.

“Dünyanın bütün erdemlileri, yeryüzünün bütün vicdan sahipleri birleşin!” diyen bir ses lazım.

Dağa kaldırılan kızlarla, cesedi kokan ihtiyarlarla, açlıktan ölen bebeklerle aynı çağı paylaşıyoruz. En başta Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Budistler, Hindular vs. olmak üzere bütün dindarlar, bütün insanlar bundan sorumludur.”

Atilla Fikri Ergun, 2006

“Bugün gelinen son nokta, AKP’nin tercüme faaliyetleriyle başlayan İslami aydınlanma sürecinin meyvelerini toplayarak durumu kendi lehine çevirmeyi başardığının açık bir göstergesi. Bir başka ifadeyle, sistem karşısında gerçek anlamda İslami bir hareket ortaya koyamayan Tevhidi unsurlar, AKP’ye destek vererek 35-40 senedir süregelen mücadelenin kazanımlarını kendi elleriyle heba etmeyi başardılar. AKP, bu sürece olan katkılarından dolayı Hakan Albayrak, Ali Bulaç ve Selahaddin Eşçakırgil gibi İslamcı(!) yazarlara teşekkür etmelidir. Zira söz konusu şahsiyetler, Müslümanların gündemini AKP lehine çevirebilmek için oldukça üstün bir performans ortaya koydular. Bu noktada, aramızdaki hukuka istinaden, sürece aynı şekilde katkıda bulunan diğer birtakım İslamcı(!) yazarlardan, cemaat, vakıf ve derneklerden söz etmeyeceğim.

… Bu noktada İslamcıların niçin bu duruma düştüklerini kısaca ifade etmekte yarar var. Hiç kuşkusuz, hedef belirleme ve yol-yöntem hususunda yaşanan problemler bugünkü duruma gelinmesine sebebiyet veren en önemli etken. Bizim nihai olarak bir tek hedefimiz var; o da Allah’ın rızasını kazanabilmek. Ancak bugün ‘Kendilerini ‘Tevhid Akide’sine nispet eden Müslümanlar’, sistemi her ne yolla olursa olsun alaşağı etmek suretiyle Allah’ın rızasını kazanabileceklerini vehmediyorlar. Bakış açısı şu : “Adalet, özgürlük ve insan hakları Kur’an’ın temel şiarlarındadır. Ortada bir zulüm var ve biz, zulüm her nereden gelirse gelsin ve zulme maruz kalan her kim olursa olsun buna karşı çıkmak zorundayız. O halde bu adaletsiz sisteme karşı mücadele veren her kim olursa olsun ona destek vermeliyiz.” Meseleye bu açıdan bakıldığında aslında sizi ilgilendirmemesine rağmen toplum içerisindeki her tartışmada taraf olmak zorundasınız. Bu doğrultuda ortaya atılmış olan Hılfu’l Fudul aldatmacasını daha önceki yazılarımda izah etmeye çalışmıştım. Buna karşın 23 senelik risalet sürecine baktığımızda Hz. Peygamber’in (S) gerçekleştirdiği toplumsal değişimin, onun mevcut sistemi devirmek adına her yola başvurması sonucunda değil; aksine, toplumun bütünüyle ve gerçek anlamda Allah’a teslimiyeti neticesinde vuku bulduğunu görüyoruz. Ki, bunun sonucunda bir bütün olarak İslam’ın hükümleri yeryüzüne hakim kılınmıştır. Hz. Peygamber (S) bu süreçte diğer peygamberlerin (hepsine salat ve selam olsun) yoluna tabi olmuş, bu doğrultuda Kur’an’ın metoduna tamamen sadık kalmış ve sistemi devirmek adına toplum içerisindeki diğer unsurlarla asla kader birliği yapmamıştır.”

Yusuf Kaplan, 2007

Soru: Bu boğucu atmosferden, durumdan nasıl kurtulabiliriz?

Yanıt: Bugün hem bilinç dünyamızı hem bilinçaltı dünyamızı şekillendiren Batı uygarlığının, tv ve medyanın oluşturduğu arızalarından, nüfuzundan kendimizi arındırmadığımız sürece, İslâm’la kuracağımız ilişki arızalı bir ilişki olacaktır. Yani varış noktasıyla kalkış noktasını oluşturmamız lazım. Varış noktası olarak asr-ı saadet diyoruz, kalkış noktası neresi, burası… Biz buradan kalkıyoruz. Yani zihin kalıplarımızı oluşturan ne? Seküler batı kültürü, seküler algılama biçimleri… O zaman yapılması gereken şu; Hz. Peygamberi kendimize çağdaş kılabilmek, kendimizi Hz. Peygambere çağdaş kılabilmek…

Miskin, köşeye çekilen bir figür değil. Çağı tanıması lazım, araçlarını tanıması lâzım ki, vahyin nereye geldiğini, neyi temizleyeceğini görebilmesi için, bu şart. Öncülük figürü, Hılfü’l fudül (erdemliler anlaşması) anlaşmasında, 18-19 yaşında genç bir delikanlı, doğrudan içinde bulunduğu gayri müslim ortamdaki toplumu tanıyor. Ve o topluma doğrudan müdahâle ediyor. Bizim bu anlamda bir insan tipi, bir toplum tipi oluşturmamız lâzım. Dolayısıyla o toplumun bütün kurumlarını geliştirmemiz lâzım. Üçüncü olarak da İslâm sadece Müslümanlara gelmemiş, insü cinne gönderilmiş, dolayısıyla bütün insanlığa hitap edecek bir şeyler söylememiz lâzım.

Bir Mekke modeli geliştirmemiz lâzım, bir Medine modeli geliştirmemiz lâzım. Yani din Mekke’de hayat buldu, Medine döneminde hayatın kendisi oldu. Bu çok önemli. Mekke döneminde “hayat bulması” ne demek? Bir müslüman insan tipinin geliştirilmesi, imanın, akidenin olgunlaştırılması, muhkemleştirilmesi söz konusu. Bireysel düzlemde, münferit düzlemde bir insan tipinin geliştirilmesi, bir paradigmanın kurulması söz konusu. Din, Medine’ye inkılâp edecek. Medine’de bir inkılâp yapacak. Din, Medine, medeniyet, m… hep aynı kökten geliyor. Hem etimolojik olarak hem semantik olarak anlam itibariyle, hem de tarihsel olarak böyle bir şey var. Medine dönemi kurulması lâzım. Medine’yi nasıl kuracaksın; o da medeniyetle oluşması lâzım…

Mustafa Özel, 2007

“Müslüman nüfusun ancak çok küçük bir bölümü “Üretenler” kategorisindeyken, büyük çoğunluğu “Çalışanlar” grubuna giriyor. “Tasarlayanlar” kategorisi ise neredeyse bomboş.

Görev ortada. Ahmet, Cemal ve Hasan, yeni bir Hilfu’l-Fudul bilinciyle ellerini üst üste koyup ant içerler:

– Küresel ekonomide kazanç küçük sermayeden büyük sermayeye ve üretim sermayesinden finans sermayesine kayıyor. Dolayısıyla, tıpkı Peygamberimizin büyük dedesi Haşim’in mudarabe örneğinde yaptığı gibi yeni sermaye ortaklıkları kuramazsak, güçlü finans ve sermaye odaklarına karşı kendimizi koruyamayız.

– Üretimi sürükleyen ticarettir. Küresel üretim hacmi yılda yüzde 2-3 artarken, küresel ticaretin yıllık artış hızı yüzde 6-7 dolayındadır. Avrupalılar, ticaretlerinin üçte ikiden fazlasını birbirleriyle yaparken, Müslüman ülkeler ticaretlerinin ancak onda birini birbirleriyle yapıyor. Ortak ticaret ağları oluşturmadan, İslam dünyasını kuşatan zincirleri kıramaz; emeğimizle uyumlu kazançlar elde edemeyiz.

– Üretim ve ticaretin temeli bilgidir. Ortak eğitim ve araştırma kurumlarıyla insanlarımızı bilgili, girişimci, yaratıcı ve tasarım gücü yüksek şahsiyetler haline getirmek zorundayız. Şen Bakkal Sabri Amca “dirsek çürütüyor, eski köye yeni adet istemiyordu.” Ahmetlerinse “kafa patlatması ve köye yeni adetler getirmesi” gerekiyor. Tasarlamayan, kazanamıyor.

– Üretim, ticaret ve eğitimde “sınırları aşan işbirliği” için siyasî iradeleri zorlamamız gerekiyor. Buna hâlâ ayak direyenler, Müslümanları yönetme hakkına sahip değildir. Venedik ile Floransa, Bavyera ile Prusya nasıl 19. yüzyılda tek başlarına ayakta duramayıp İtalya ve Almanya’yı meydana getirdiyseler; İtalya ile Almanya nasıl 20. yüzyılda Avrupa Birliği’ni kurmak istediyseler; Türkiye ile Suriye, Mısır ile Ürdün, Malezya ile Cezayir de 21. yüzyılda İslam dünyasının ekonomik birliğini kurmak zorundalar.

– Bütün bunları yaparken, maddesini koruyamadığımız Şen Bakkal’ın şen ruhunu yaşatmalıyız. “İki günü birbirine eş geçenin ziyanda olması” sadece maddi değil, aynı zamanda manevî zarara işarettir. Ekonomik birliğimizi ve siyasî dayanışmamızı manevî temeller üzerinde gerçekleştirmeliyiz.

Önce yüksek maneviyat, sonra yüksek ve helal kazanç!”

Nuray Mert, 2007

“Dindar, muhafazakâr kesimin, bırakın sorgulamayı, teslim olmanın ötesinde kapitalizmin güzellemesini yapması beni her zaman çileden çıkarmıştır. .. Mustafa Özel’in ‘Yeni bir Hilfu’l Fudul’ yazısı, bende bir kez daha bu etkiyi yarattı. Özel’in yaptığı, Müslüman dünya adına baştan aşağı vıcık vıcık bir küresel kapitalizm güzellemesi. Ona göre, Müslüman dünya, daha iyi üretim, daha kaliteli üretim, daha fazla üretim nasıl yapacak, temel mesele bu. Üretimin insanlığa maliyeti, yarattığı eşitsizlik, sefalet, siyasi baskı, vs. hiç mi hiç mesele değil. ‘Tarihin motor gücü, organizasyon gücü yüksek yaratıcı elitler’miş. Yeni Hilfu’l-Fudul, yani faziletliler topluluğuymuş. Sahi mi?”

Atilla Fikri Ergun, 2010

“Bir başka yıkıcı yorum, İslam’ın direniş ruhuna ters düştüğü halde verilen her tavizin ve siyasi erkin altına imza attığı her antlaşmanın pragmatizm gereği Hudeybiye antlaşmasıyla özdeşleştirilmesiydi. Anlaşılan oydu ki, bu yorumu yapanlar Hudeybiye antlaşmasından bihaberdiler. Yapılan yorumların en ilginci ise Kâbe’nin “kamuoyu” şeklinde yorumlanmasıydı. Ucu kendilerine dokunan zulümler karşısında Ankara’da Kızılay’da, İstanbul’da ise genelde PTT önünde ve Saraçhane parkında 50-60 kişiyle protesto gösterileri düzenleyen İslamcılar, bunu mevcut durumun kamuoyuna götürülmesi şeklinde nitelendirerek peygamberin 40 kişiyle birlikte gerçekleştirdiği Kâbe yürüyüşüyle özdeşleştirdiler. Oysa Kâbe yürüyüşü protesto amaçlı bir yürüyüş olmamakla birlikte, Kelime-i Tevhid’in topluma açıkça deklare edilmesini amaçlayan, dolayısıyla kitlesel bir davet içeren ve bu davet sahiplerinin varlıklarını açıkça ortaya koymaları anlamına gelen bir başkaldırı eylemiydi.

Hulâsa 28 Şubat’la birlikte söylem ve pratiklerinin içi boş olduğu anlaşılan İslamcılar için artık her STK Hılfu’l-Fudûl, her antlaşma Hudeybiye, dış mihraklarla uzlaşarak iş başına gelen her muhafazâkar iktidar Ebu Talib, her protesto gösterisi de Kâbe yürüyüşüydü. Kafalar bulanmış, yanlış algılamalar yanlış pratikleri beraberinde getirmiş ve böylece zaman içerisinde her yanlışa meşruiyet kazandırılmıştı.”

Bülent Yıldırım, 2010

“Biliyorsunuz, dünyanın dört bir yanından aktivisterin katılmış olduğu bir organizasyon gerçekleştirdik. Biz bu organizasyonu Hılfu’l-fudul anlayışıyla yaptık. Aramızda sadece müslüman değil, bütün dinlerden insanlar vardı.”

Bülent Yıldırım, 2010

“İslam Birliği’nin sağlanması için cesur âlimlerin bir araya gelmesi gerekiyordu. İslam dünyasının özgürlüğe kavuşma zamanıdır. Biz müslümanlar olarak Hılfu’l Fudul hareketi başlattık. Aramızdaki herkes vicdan sahibiydi. Tek amacımız Gazze’de öldürülmeye çalışılan 1.5 milyon insana ”özgürlük” götürmekti.

(İstanbul. 27 Ağustos 2010)

“Türkiye İş Kadınları Derneği (TİKAD) tarafından Pakistan’daki selzedelere yardım amacıyla düzenlenen iftar yemeği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ve Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın katılımıyla yapıldı. .. İftar yemeğine Emine Erdoğan ve Egemen Bağış’ın yanı sıra TİKAD Başkanı Nilüfer Bulut, Koç Holding yönetim kurulu üyesi veVehbi Koç Vakfı yönetim kurulu üyesi Semahat Arsel, Demet Çetindoğan Sabancı, Hülya Avşar, Esra Albayrak, Siren Ertan, Günseli Kato ve çok sayıda davetli katıldı.”

“İş, sanat ve siyaset dünyasından çok sayıda ismin de katıldığı iftarın teması ilk sivil hareket olan ‘Erdemliler Dayanışması’ olarak gerçekleşti…”

Mustafa İslamoğlu, 2010

“Referandumu, Allah Resulü`nün peygamberliği öncesinde zalim Mekke oligarşisine karşı vicdanlı bir topluluğun kurduğu ittifak olan hılfu’l-fudul’e benzeten İslamoğlu, “Bu bir iyilik yarışıdır. Bu memlekete kötülük yapan vesayetçiler artık bu milletin tepesinden indirilmeli. Referandum bu milletin değerlerini iğfal edenlere bir cevap olmalıdır. Bu referandum millet belasını mı yoksa refahını mı istediğinin cevabı da alacaktır” şeklinde konuştu.”

(Kamera yaşadığımız hayattan görüntülerle kolaj yapmaya tenezzül etmez. Bir çöl manzarası belirir. Manzarada bir şehre doğru yaklaşırız. Şehrin harabe olduğu yakın çekide anlaşılır. Şehrin kıyısında on dokuz, yirmi yaşlarında bir genç erkek tekbaşına oturuyor. Elinde tuttuğu bir şey rengarenk ışıklar saçar. Kamera yaklaşınca görürüz: pırlanta bir kolye. Genç onu tesbih gibi çekmektedir. Işıltıdan ekran bir anda ağarır. Yavaş yavaş kara yazılar akmaya başlar.)

Sonuç Değerlendirmesi

Geçtiğimiz elli yılı aşkın bir zaman içinde, fakat özellikle 12 Eylül 1980 sonrasından bugüne uzanan son otuz yılda, Türkiye’de İslam inancı ve düşüncesi köklü bir değişim geçirdi. Bunun birçok görünümü ve hali var, fakat bizi, bu belgesel bağlamında ilgilendiren şey, İslam inancının liberalleştirilmesidir.

Bu süreç 1990’larda Theodor Roszak, Lewis Mumford gibi düşünürlerden yapılan beklenmedik çevirilerden “Liberal İslam” adı taşıyan çevirilere, İslam’ın ve İslam dünyasının Esposito, Huntington, Wallerstein.. gibi birbirden farklı ama birbirine yakın vurgular getiren Batılı düşünürlerden yapılan çeviriler aracılığıyla yorumlandığı bir dönemin çevirilerine dek uzandı. Sadece felsefi ya da ideolojik yaklaşım değil, tarih anlayışı da çevirilerle köklü ve sessiz bir değişim geçirdi: Geçmiş dönemlerden daha yoğun bir şekilde, iki kaynaktan, Arapça ve İngilizceden, İslam Tarihi çevirileri yapıldı. Küresel ölçekte, özellikle eski İngiliz sömürgelerinde oluşan yeni İslam yorumları çeviriler aracılığıyla yansıtıldı. Bu da Türkiye’de İslam’ın kendi tarihinin yeniden yorumlanmasına yol açtı ve yeni bir tarih yazıcılığı belirdi.

Sonunda “Erdemliler Hareketi” ifadesinde, “erdemli olma” fikrinde somutlaşan ve Arapça ve İngilizceden çevirileriyle Abdulbâki Gölpınarlı’nın “Half-ül-Fuzûl”undan Mustafa Özel’in “Hilfu’l-Fudul”una doğru yaşanan çeviri merkezli dönüşüm, İslam tarihinin bu yeni değerlendirilmesini yansıtıyor. Yeni dönemde vurgunun eskisine göre çok daha pozitivist bir yaklaşımla vahiyden, Allah’ın kitabından peygamberin hayatına, vahiyden öncesini bile vahiy ışığında değerlendirmeye kaydığı gözleniyor. Bu bir ifadeyle, İslam’ın insanmerkezci bir yorumunun ortaya çıkması, bir başka ifadeyle, liberal yorumunun ortaya çıkmasıdır. Her iki ifade de alışılmadık bir şekilde dünyevileşmiş bir yorumda birleşiyor. Bunun çarpıcı bir örneği, bu sürecin önemli ideologlarından Mustafa Özel’in dilinde şu şekilde beliriyor: “Muhammed ile Hatice, 1500 yıl önce ortak girişim sayesinde Mekke’nin sınırlarını aşıyor, Arabistan ile Mezopotamya’yı birleştiriyor, Asya’yı Afrika ve Avrupa’ya bağlıyorlardı.” (“Yeni bir Hilfu’l-Fudul,” Yeni Şafak, 2007)

Geniş bir çeviribilimsel incelemeyi gerektiren bu dönüşüm, Hz. Muhammed’in yaşamının tarihsel kesinlik kazanmamış dönemine ait yarı söylencesel bir öğenin, on beş yaşında, kırk yaşında alacağı vahiyden yirmi beş yıl önceki bir etkinliğin, yani bugünkü adıyla “Hilfu’l-Fudul”un, yer yer çeşitli hadis ya da hikayelerden de destek alarak, İslam inancının temel bir desteği haline getirilmesini içeriyor. Bu dönüşüme çeşitli yorum ve adlar veriliyor: Müslümanlığın İsevileştirilmesi, sekülerleştirilmesi, modernleştirilmesi… Adı ne olursa olsun, bu dönüşümün garip bir şekilde yanıtlamaktan kaçınacağı ve İslam düşüncesi içinde de eleştirilmesine yol açan temel bir soru var: Ucuz emek ve hammadde arayışında olan, anayasa ve yargı denetimine girmeyi reddeden küresel ve yabancı-gezgin sermayenin bir ülkede mazlum durumuna düşmesi mümkün müdür? Neo-Hilfu’l-Fudul bunun mümkün olabileceğini savunuyor gibi görünüyor. Eğer böyleyse bunun getireceği yıkım çok ağır, nükleer bombalar kadar ağır olacaktır.

Ve bugünse, Türkiye, öyle görünüyor ki, Liberal İslam Devleti’nin halk tarafından onaylandığı yanılsamasını yaratmak için var gücüyle çalışan bir Neo-Hilfu’l-Fudul’un peşinde sürükleniyor. Fuzul’u Fudul’a, Fudul’u Erdem’e çeviren bir çeviri hareketi ancak bu kadar etkili olabilirdi. Bu manzarada tek umut verici şey, hâlâ, nükleer bomba kadar tahribat veren bir iktidarın bile onay almaya bu kadar ihtiyaç duyması – yoksa, küresel sermayenin yaratığı olan bu dini çeviriyi durduracak olan bir başka çeviri önerisi ufukta yok. Ama yine de, İslam Devleti mi? Hayır.

Sabri Gürses – 11 Eylül 2010 / ceviribilim.com

Akilvefikir’in notu: Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Akilvefikir’in editöryal çizgisini yansıtmayabilir. 

Reklamlar

One thought on “Neo Hilfu’l-Fudul’un peşinde liberalleşen İslam (mı?)

  1. Bu mesele, Müslümanların cahiliye dönemine geri dönüşleri ya da mevcut cahiliyeyi meşrulaştırmak için üretilmiş bir referans oluverdi. Medine vesikasını anayasa metnine dönüştürmek, laik otorite altında çok hukuklu sivilleşmiş dindarları ve sivil toplumları yaşatmak de benzer örneklerdir. İslamda devlet yok diyenlerin paradigması bu. Devlet ve dini ayrıştıran paradigmatik sorun budur. Dini telakki tahrif olursa bu sonuçlar normalleşir ancak başka değil.. Ukalalık sayılmazsa hılful fudul konusunu bir de bizim yazdığımız siyerrden okumalı.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s